PARANTEZLER Dr. Fatih KARAMAN
Perşembe 17 Ağustos 2006, yazan Doktör Fatih KARAMAN
Böyle bir başlığı neden seçtim? Birkaç ay önce, gri bir Alzas sabahında kendi ülkeme doğru yola çıktım.
Ama aslında “ülke” kavramı, hiçbir anlam ifade etmiyor; bir genellemenin ötesine geçemiyor. Bazen de soyut bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. “Kendi ülkemizden” bahsederken, aslında tanıdığımız ve gördüğümüz bazı yerler ve manzaraları dile getiriyoruz. Bir şehri, bir mahalleyi konuşuyor, bir deniz kıyısını anlatıyoruz... Aynı zamanda bizim için değerli olan bazı kadın ve erkeklerden bahsediyoruz... Ve belki de aşklardan, dostluklardan ya da kalp kırıklıklarından...
Böyle bir başlığı neden seçtim? Birkaç ay önce, gri bir Alzas sabahında kendi ülkeme doğru yola çıktım.
Ama aslında “ülke” kavramı, hiçbir anlam ifade etmiyor; bir genellemenin ötesine geçemiyor. Bazen de soyut bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. “Kendi ülkemizden” bahsederken, aslında tanıdığımız ve gördüğümüz bazı yerler ve manzaraları dile getiriyoruz. Bir şehri, bir mahalleyi konuşuyor, bir deniz kıyısını anlatıyoruz... Aynı zamanda bizim için değerli olan bazı kadın ve erkeklerden bahsediyoruz... Ve belki de aşklardan, dostluklardan ya da kalp kırıklıklarından...
Bu gri Alzas sabahında benim gittiğim yer, size yukarıda “kendi ülkem” olarak bahsettiğim yer değildi. Tam tersine bana tamamıyla yabancı bir yerdi ve oraya vardığım günden ordan ayrıldığım güne kadar kendimi orada bir ziyaretçi gibi hissettim. Aslında bu yerde sadece askerlik hizmetimi yerine getirmek için bulunuyordum.
Ve bu yerde, İran sınırının hemen yanıbaşında, kutsal Ağrı Dağı’na bir adım mesafede, kendimi bir hastanede psikiyatri uzmanı olarak gece gündüz demeden çalışırken buldum ve bu hizmetim süresince insanların içinde yaşadıkları, savaştıkları, yaralandıkları ve bazen de hayatlarını kaybettikleri koşulları gördüm ve bu tür olaylara tanıklık ettim... Kendimi ne bu gelişmişlikten uzak ortama, ne bu şehre ne de on yılı aşkın bir süredir Kürtler ve Türkler arasında süregelen bu isimsiz savaşa ait hissediyordum.
Önceden belirlenmiş bir süre için zorunlu bir ziyaretçi olmak, kendi kişisel ortamımın ve zamanımın dışında bir yerlerde bulunmak... Bu durumu - halen oradayken - “hayatımda açtığım bir parantez” olarak nitelendirdim.
Bu akşam bu parantezi tekrar açma girişimimin nedeni, size bu kendi kaderine terk edilmiş bölgede tanık olduğum travmatik nevroz görülen bazı vakalardan bahsetmek...
Aynı zamanda hergün hastalarımızda karşılaştığımız parantezleri sizinle paylaşmak... Kimi sonsuza dek açılmış ve bir daha asla kapanmamış, hayatı kocaman bir “parantez” haline dönüştürmüş, kimi de içerisinde birçok detay barındıran bir sohbet sırasında tıpkı topraktan çıkan mantarlar gibi bir anda beliriveren parantezlerden konuşmak... Onları gün ışığına çıkarmak için bütün zamanını harcayan sahipleri için bile gizli kalmış ve saklanmış parantezlerden söz etmek... Bu akşamki konumuz, travmalı kişinin hayatında açtığı parantez; insanın birgün kendini pek çok şekli bulunan dehşet ve öfke yüzünden bazen sonsuza dek acı çekmek için küçük bir hücreye hapsolmuş olarak bulması ve bu küçük hücredeyken yine de demir parmaklıklar arasından dışarıya bakmaya devam etmesi... hayatın, insanın kendi hayatının, artık son derece ulaşılmaz ve erişilmez olması...
Bu seminer boyunca amacımız bu tür bir mecazi anlatımın ötesine geçmek ve “travmatik nevroz” adı verilen bu durumun nüksetmesinin sebeplerini anlamak olduğundan, sunumuma, yapmış olduğum mecaz yoluyla çizdiğim görüntü çerçevesinde, halen yeterince bilinmeyen bu alan içerisinde kendimi doğru bir noktaya yerleştirmeme yardımcı olmasını umduğum birtakım sorularla başlamaya çalışacağım. Şahıs tarafından işlenen suç nedir? Eskiden işlenmiş bir suç mu, yoksa yeni işlenen bir suç mu söz konusudur? Ortada gerçekten üstünde konuşmaya değer bir suç var mıdır?
İnsanın içerisinde hapsolduğu bu duvarları kim inşa etmektedir ve bu duvarların işlevi nedir? Bu duvarlar içine hapsolmuş kişinin kendi çektiği acı ve bu acının temelinde bulunan dehşet ve öfke arasında ne gibi bir ilişki vardır? Şimdi bu sorulara cevap bulabilmek için klinik vakalarımıza bir göz atalım...
Klinik vaka (1)
Bu vakamızda, “asabiyet” şikayeti ile kendiliğinden hastaneye başvuran genç bir subay (asteğmen) söz konusu ve bu asabiyet hali 15 günden bu yana devam etmekte. Peki bu genç subay asabiyet demekle ne kastetmek istiyor?
Kendisine soruyorum ve bana, evine ve oraya arabayla 15 dakika mesafede bulunan askeri karakola PKK tarafından gerçekleştirilen eşzamanlı saldırılar sonucunda yaralandığı geceden bu yana çevresine karşı çabucak sinirlenme eğilimi içerisinde olduğunu ve zaman zaman da bu sinirlilik halinin önemsiz sebeplere dayandığını; ayrıca üslerinden aldığı emirlere tahammül edemediğini söylüyor. Bütün bunların da tamamıyla akıl dışı ve mantıksız olduğunu düşünüyor.
Saldırı sırasında, ilk çocuklarına iki aylık hamile olan eşinin ve onun bir arkadaşının da evde bulunduğunu söylüyor ve onlar için, kendi için olduğundan çok daha fazla endişendiğinin de altını çiziyor. Hemen ardından da daha önce pek çok kez PKK ile çatışmaya girdiğini ya da PKK tarafından yapılan saldırılara maruz kaldığını; ancak, ilk kez kendini yapayalnız hissettiğini de ekliyor. Öte yandan, atılan roketlerin ve kurşunların sayısından hareketle, 20 kadar teröristle karşı karşıya olduğu şeklinde bir çıkarım yaptığını dile getiriyor. Daha sonra bana, teröristler evin kapısını kırmaya çalışırken kendilerini nasıl savunduklarını ve bu mücadele sırasında yine de hemen yakınlarında bulunan askeri karakoldan yardım gelmesini nasıl sabırsızlıkla beklediklerini anlatıyor. Ancak bu umutsuz bekleyiş sırasında bir an aklına arkadaşlarının bulunduğu bu karakolun da saldırıya uğramış olabileceği ve belki de arkadaşlarının artık hayatta olmadığı geliyor. Ancak daha sonra, bu düşüncenin doğru olmadığı ortaya çıkıyor; çünkü söz konusu subayın saldırıya uğradığı gece, karakola herhangi bir saldırı düzenlenmiyor ve arkadaşlarından ölen ya da yaralanan olmuyor. Bu saldırının hemen ardından, eşini bölgeden mümkün olduğunca uzağa, kayınvalidesinin evine göndermeye karar veriyor. Subayımızın asabiyet hali, hemen hemen eşinin ayrılmasıyla birlikte aynı zamanda ortaya çıkıyor. Kendi evinde yalnız başına kalmaya daha fazla tahammül edemeyerek, gecelerini karakolda geçirmeye başlıyor; ancak bu değişiklik, onun durumunu düzeltmek yerine daha da kötüleştiriyor. Öncelikle moral bozukluğu ve sürekli bir yorgunluk ve halsizlik görülüyor. Bunu takiben, uyku ile ilgili sorunlar baş gösteriyor. Uykuya dalmayla ilgili basit zorluklarla başlayan sorunlar, saldırıyı takip eden ikinci günde kabuslar şeklinde ortaya çıkıyor. Bu kabuslarda, subayımız, evin kapısının teröristler tarafından kırılmaya çalışıldığını görüyor ve her seferinde tam kapı kırılacakken uyanıyor.
Klinik vaka (2)
Bir başka genç subay da yaklaşık bir aydan beri süregelen halsizlik ve yaşama zevki ve isteğini kaybetme şikayetiyle polikliniğe başvurdu. Her şeyin kaybolduğu yönünde bir izlenime sahip. “Her şeyi kaybettim” derken basit bir “her şeyden” bahsetmiyor; bütün hayatının yitip gittiğini ifade ediyor. Hayat anlamsız...boş...hayat kocaman bir “hiç”... Yüzünde büyük bir üzüntünün izleri var... Yavaş yavaş ve büyük çaba sarf ederek konuşuyor...
Yarım saatlik bir görüşmenin ardından, kendi hayatıyla ilgili bazı bilgilerden başka bir şey elde edemedim: dört yıldır evli; ancak, bir süredir eşi kendisine bir yabancıymış gibi geliyor. Subayın eşi, bölge dışında bulunan bir şehirde, 3 yaşındaki oğullarıyla birlikte, ailesinin evinde yaşıyor. Hastamız, üç yıldır orduda görev yapıyor ve bu yıl bölgedeki üçüncü ve son yılı. Orduda çalışmaktan zevk alıyor; ancak, hastalandığından bu yana bu meslek için uygun yapıda olmadığını düşünüyor. Örnek olarak bana her gece açık havada dağlık bir arazide pusuya yatma konusunda yeterli kapasiteye sahip olmadığını söylüyor ve yine de bunu yaz başından bu yana birliğiyle birlikte yaptığını dile getiriyor. Hastanın tutuk ve takatsiz halini göz önünde bulundurarak ve ofisimin önünde bekleyen on kadar hastayı da dikkate alarak, ona hastaneye yatmasını teklif ettim ve hiç itiraz etmeden bunu kabul etti. Hastaneye yattığı ilk günlerde, hastanın durumu her ne kadar sabit bir hal alsa da, yapılan tedaviye direnç gösteren uykusuzluk sendromu nedeniyle oldukça rahatsız geceler geçirdiği konusunda hiç durmadan şikayet ediyordu.
Dördüncü görüşme sırasında, kendisine uyku sorunuyla ilgili daha ayrıntılı sorular sordum: Örneğin, uykusuzluk ilk kez ne zaman ortaya çıktı? Kısmi bir uykusuzluk mu, yoksa tam bir uykusuzluk mu söz konusu? Kötü rüyalar görüyor mu?.. Cevap verirken tereddüt ettiğini gördüm... Koltuğunda sürekli hareket ediyordu ve güçlükle konuşuyordu ve gözlerini benden kaçırmaya çalışıyordu... Konuşması kısa ya da uzun aralıklarla sürekli kesintiye uğruyordu...
Aynı zamanda, bir ay önce dağda pusudayken, birliğinin pusuya düşürüldüğünü öğrendim. Açılan ilk ateş sonucunda, hemen yanıbaşında bulunan bir asker başından “vurulur vurulmaz” hayatını kaybetmiş. Yüzü kan içerisinde kalmış. Kendini emniyete aldığı yerde, hastamız, başka iki askerin daha yardım istediğini duymuş. Malesef, şafak vaktibe kadar susmayan kurşunlar nedeniyle yerinden kımıldayamamış... Gün ağardığında, o iki askerin cesedini bulmuş.
Sonunda, gözyaşları içinde, böyle bir görüntüyü kimsenin hafızasından silemeyeceğini tekrar tekrar dile getirdi. Aslında hastamız, kanlar içerisinde kalan o yüzü ve diğer iki askerin acı dolu yardım çağrılarını unutmanın insanlıktan çıkmakla aynı şeyi ifade ettiğini düşünüyor... Bu olanları unutamadığımızda da, kendimizi bir zamanlar olduğumuz kadar iyi hissedemeyeceğimiz de açık bir gerçek... Bu nedenle, bugün artık her şeyin farklı olduğunu, her şeyin yitip gittiğini açık ve net bir şekilde dile getiriyor...
Klinik vaka (3)
Bir gece, nöbetim sırasında beni ortopedi servisinden çağırdılar. Çağırılmamın sebebi, yaklaşık yirmi gündür çeşitli yaralanmalar ve sağ ön kol kemiğinde meydana gelen bir kırılma nedeniyle hastanede yatan bir hastanın uykusuzluk şikayetleriydi.
Hastanın yanına gittiğimde, kendisini biraz rahatsız hissettiğini; ancak yaşadığı sorunun herkesin düşündüğü gibi yaralanmış olmasından kaynaklanmadığını, tam tersine uyuyamadığı için rahatsız olduğunu açık ve net bir şekilde dile getirdi. Kendi cümleleriyle: “Uyku uyumayı unuttum” dedi...
Yarasıyla ilgili olarak, kendi kurşunuyla yaralandığını ve kurşunlardan birinin ön koluna isabet ettiğini söyledi. Dağda PKK militanlarıyla sıcak çatışma içine girdiklerini ve birliğinin görevinin bu teröristleri kuşatmak olduğunu söyledi... Tam bunları söylerken, bir saniye için durakladı... Daha sonra yeniden konuşmaya başladı ve bana nasıl aniden tüfeğinin tetiğine bastığını ve kendini yaraladığını anlattı.
Duraksadığını görünce ve olayları daha da açıklığa kavuşturmak için, yanına geldiğimde uyuyamamasının yaralanmış olmasından kaynaklanmadığını ısrarla vurguladığını ona hatırlatmak suretiyle, bu şansız olayla “uyku uyuyamamasının” arasında ne gibi bir bağlantı olduğunu sordum.
Oldukça şaşırtıcı bir şekilde sakinleşti ve bana kendisini derinlemesine etkileyen bir olayı anlattı. Aslında, bu yaşadığı kazadan hemen önce, birliğinde görevli başka bir arkadaşı da mayına basarak hayatını kaybetmiş. Arkadaşının ölü bedeninin görüntüsü, parçalanmış elbiseleri, yaralarından ve özellikle de yüzünden akan kanla o zamandan beri gece gündüz demeden sürekli kafasında ve bunu düşünmekten kurtulamamış.
Askerliğini bitirmesine bir ay kadar kalmış; ancak, bundan artık hiçbir zevk almıyor; zira artık hayat onun gözünde bütün çekiciliğini kaybetmiş. O zamandan beri kafasında sadece tek bir düşünce var: eşine ve üç yaşındaki kızına dönmek ve mümkün olduğunca uzun bir süre için kendini eve kapatmak.
Klinik vaka (4)
Bu vakamızda ise 18 yaşında bir asker söz konusu ve kendisi yaklaşık bir ay önce bölgeye gelmiş. Çevresiyle ilişki kurmakta yaşadığı zorluklar ve içine kapanıklığı nedeniyle komutanı tarafından hastaneye gönderilmiş.
İlk görüşmemizde hastamız oldukça gergin ve kapanık bir görüntü çizdi. Sorularıma yalnızca çok kısa cevaplar veriyordu. Ancak bu tutumu, hızlı bir şekilde akıcı bir diyaloğa dönüştü ve bu sayede askere alındığından beri yaşadığı çeşitli sorunlara değinebildik (sanırım tutumundaki bu değişiklik ona konuşmamızın hemen başında söylediğim benim bir asker olmadığım gerçeğiydi).
Ayrıca karakolda meydana gelen olayların sorumluluğunu kabul ettiğini söyledi. Diğerlerine karşı sakin ve nazik davranma konusunda çaba gösterdiğini; ancak, bazen bütün kontrolünü kaybettiğini ve üzücü hareketlerde bulunduğunu sile getirdi. Ağabeyi bir kaza geçirdiğinden bu yana birkaç aydır süregelen bu durum, son bir kaç haftadır daha da kötüye gitmiş.
Ondan bu kazayla ilgili daha fazla ayrıntı anlatmasını istiyorum. Bana, ağabeyinin banyoda bir gaz kaçağı nedeniyle zehirlendiğini söylüyor. Annesi, oğlunun banyoda normalden daha uzun bir süre kalmasından dolayı endişeleniyor ve pek çok kez oğluna seslenip cevap alamayınca da diğer oğlundan gidip ağabeyine bir bakmasını istiyor. Küçük kardeş, ağabeyine ulaşabilmek için banyonun kapısını kırmak zorunda kalıyor ve kapı açıldığında ağabeyini yerde çıplak bir şekilde “cam gibi olmuş gözlerle” yatarken buluyor. Bana, “Öldüğünü zannettim; deliye dönmüştüm ve ne yaptığımı bilemez bir haldeydim...” diyor.
Hastamızım mizacındaki değişiklik ağabeyinin eve dönmesiyle başlamış. Sürekli bir endişe halinde olan hastamız, artık ağabeyinin yanından kısacık bir süreliğine ayrılmasına bile dayanamaz duruma ve sürekli olarak yanında kalmasını talep eder bir hale gelmiş... O zamandan bu yana, ağabeyi ne zaman yanından ayrılsa, banyoda gördüğü o görüntü bütün aklını meşgul ediyor ve bundan kurtulamıyormuş. Dahası, gördüğü kabuslar da durumunu daha da kötü bir hale getirmiş.
Kazadan yaklaşık bir ay sonra, bu sorunları nedeniyle bir doktora gitmiş. Doktor kendisine antidepresan bir ilaç yazmış ve tepkisel depresyon teşhisini koymuş.
Yorumlar
Bütün bu vakalar, travmatik nevrozun ana karakteristik özelliklerini yansıtmaktadır. Ancak, bu tür bir klinik vakanın üzerinde şekillendiği bu söz konusu alanı sosyal, psikolojik ve varoluşçu açılardan anlayabilmek için incelenmesi gereken başka ortak noktalara da sahiptirler.
İlk olarak, bana göre, en alışılagelmiş zevklerden bile yoksun kalan bu insanların sürekli olarak içerisinde yaşamak zorunda oldukları ortamın sahip olduğu özel şartları ele almak gerekmektedir: aile hayatının olmaması ya da yetersiz oluşu, iş dışı ilişkilerin neredeyse hiçbir şekilde bulunmaması, askeri hiyerarşi ve emirler, sürekli olarak düzenlenen askeri operasyonlar, pusular, saldırılar ve karşı saldırılar... Kısa sürede bir zorunluluğa dönüşen ve hayati bir konu olan bir gruba ait olma ya da yalnızca gruba aidiyet sayesinde var olma ihtiyacı... ve bütün bunlara bireysel özelliklerin tamamen ortadan kalkması pahasına katlanılması! O ortam içerisinde bulunan hiçkimsenin iyi ve kötü arasında kesin ve katı çizgiler çekmek dışında herhangi bir dünya görüşü yansıtmayan ortak askeri söylemin dışına çıkamaması ve çıkmasının da yasak olması.
Belki de bu ayrım, muhtemel bir tehlikenin baş göstermesi karşısında yaşayan ognanizmanın bir tepkisi olarak biyolojik yollarla belirlenen anlık bir süreçten kaynaklanmaktadır. Organizma, tehlike karşısında kurtuluşunu bu kitle ve grup içerisinde aramaktadır (bu örneğe, hayvanlar arasında sıkça rastlanır); ancak, bu ayrım, aynı zamanda ve özellikle sosyal alanın kanunlarına bağlı bir süreçten de kaynaklanmaktadır. Bu sosyal alan, içerisinde provokasyon, gerçeğin saptırılması, önyargıların yatıştırılması, efsanelere, inançlara, ideallere yeniden değer biçilmesi ve kullanılması gibi konular açısından her şeyin ideolojik olarak yasal olduğu bir alandır... Buradaki tek amaç da bireyi yeniden şekillendirerek kendisini “gönüllü olarak” grubun hizmetine adamasını sağlamaktır. Bundan dolayı, birey, birbirine zıt iki kutup arasında seçim yapmak zorundadır veya tercihini ne yönde kullanacağını bilmelidir: kahraman mı yoksa ödlek mi, iyi bir yurttaş mı yoksa kötü bir yurttaş mı, korkusuz bir savaşçı mı yoksa korkak bir barış yanlısı mı...
Bu tür şartlar altında, bireyin, tüm gerçekliği ideal hale getirilmiş bir konuma indirgeyen bu ideolojik söylemin etkisini hissetmesi son derece normaldir. Bu etkiyi hissederken bireyin içinde bulunduğu ruh hali, eski çatışmaların, histerik ve endişe unsurları taşıyan belirtiler veya kişilik sorunları gibi çeşitli şekillerde yeniden su yüzüne çıkmasına olanak vermektedir...
Bütün bunlarla birlikte, bu özel ortamın travmatik nevrozun gelişiminde belirleyici bir etki yapıp yapmadığıyla ilgili sorumuza halen cevap aramaktayız. Travma öncesinde, dış kaynaklı aşırı gerilimlere bağlı kişilik zayıflaması nedeniyle ortaya çıkmış ya da önceden varolan nevrotik kişilik özelliklerinden kaynaklanan bir kırılganlık söz konusu olsa bile, yine de bunu kişinin konuşmalarından çıkarmak oldukça zordur. Aslında, travmaya sebep olan olaya yeniden değinmek söz konusu olduğunda yeterli derecede detaylandırılabilen bu konuşma, başka bir konuya geçiş yapmak için ait olduğu çerçeveden çıkarıldığı anda zenginliğini kaybetmekte ve hatta oldukça verimsiz ve fakir bir hal almaktadır. Hasta, geçmişte yaşanan olaylara çok az önem vermekte, eşinden, çokcuklarından, işinden veya en basiti kendi günlük hayatından neden bahsetmek zorunda olduğunu anlayamamaktadır. Geçmişteki bir olayı hatırladığında veya geleceğe yönelik bir şeyler düşündüğünde, bunu acı çekerek ve hatta bazen de büyük bir üzüntü içerisinde yapmakta veya bütün bunların anlamsız ve saçma olduğunu düşünmektedir. Burada, birkaç yıldır müşaade altında bulundurduğumuz hastalarımızdan birinin hayatla ve diğer insanlarla ilgili sözlerini, daha doğrusu düşüncelerini dile getirmek istiyorum: “karınca gibi bir oraya bir buraya gelip giden insanlar... bu dünya üzerinde bulunma nedenimizi ve varoluş amacımızı bilmediğimiz halde neden halen bu kadar çalışıyoruz ve eğer bir gün öleceksek, neden doğuyoruz...”
Hayatın anlamını yitirmesi !
Hayat “anlamsız”, “boş” ve bütün çekiciliğini yitirip bir “hiç” haline geldi! Hikayelerini size kısaca anlattığım dört hastanın söyledikleri buydu. Zaten incelediğimiz diğer vakalaların büyük çoğunluğunun dile getirdiği şeylerle paralel şeyler söylüyorlardı; sanki hayatın başka bir yönünü tanımışçasına, başka bir gerçekliğin farkına varmışçasına... Öyle bir gerçeklik ki bu, hayatlarının önceki döneminden daha gerçek. Ve bu döneme zorunlu olarak geçiş yapmışlardı; bu geçiş de başlarından geçen şanssız bir olay yüzünden, onları ölüme yaklaştıran bir deneyim nedeniyle meydana gelmişti. Dahası bu deneyim, yalnızca hastalar tarafından değil, herkes tarafından istisnai, şiddetli ve olağandışı bir deneyim olarak nitelendiriliyor. Eğer travmaya sebebiyet veren olayda bizim hayal gücümüzün ötesine geçen bir şeyler olduğu fikrini kabul edersek, bu durumda görecelik kavramının yalnızca her bir kişinin tepkisine işaret etmekte olduğu sonucuna varırız. Eğer hayal etme yetimiz yoksa, bunun nedeni bizi kendi sonumuzu hazırlamaya iten, tamamıyla kendi yıkımımıza sebep olan, akla hayale gelmeyecek bir yokoluşa bizi götüren travmanın anlamsızlığıdır... Bu, zaman ve mekan aralığında ölümün bize yaklaşması ve bu beklenmedik yaklaşmanın yarattığı şaşkınlıktır. Ayrıca, bu durumun istisnai ve olağandışı özelliği, bu travmaya bir anlam vermeyi çok zor ve hatta imkansız hale getirmektedir. Kişinin içerisinde bulunduğu uyarılmanın geriye dönük kontrolü amacıyla bir hatıranın zorunlu olarak tekrar edilmesi, travmatik nevrozda işte bu yüzden sürekli olarak başarısızlıkla sonuçlanmaktadır.
Aslında burada “hatıra” kelimesini kullanmak doğru değil. Zira bu kelime, genellikle ve özellikle de hastalığın başlangıcında, yalnızca kişinin bilincinde istemese de yer eden bir görüntüyü, bir resmi ifade etmektedir: örneğin “zorlanan kapı” ya da “acı dolu sesler eşliğinde ölen kişinin kanlar içindeki yüzü” veya “kardeşin banyodaki cam haline gelmiş gözleriyle bakışı”...
Görmüş olduğu bu manzaradan başkalarına bahsetmenin imkansızlığı; belki de bu manzarayı tasvir etmek için kelimelerin kifayetsiz kalışı ya da kişiyi çepeçevre saran pişmanlık, utanç veya suçluluk duygusu. Bu rahatsız edici sahneyi unutmak, sonsuza dek silip kurtulmak... İşte bütün bunlar hastanın yapmak istediği ya da yapmak istediğini söylediği şeyler...
Bu manzara, aynı zamanda hastanın hayatı algılayışını değiştiriyor: “olaydan önce” ve “olaydan sonra” şeklinde ikiye ayırıyor hayatı. Olaydan önceki hayatında kişi geçmişini hatırlarken hiçbir korku, güçsüzlük, çatışma ya da gerilim hissetmiyor... Halbuki olaydan sonraki hayatında, kişinin geçmişe dönük anıları, anlamsız, cansız ve çekicilikten uzak yaşanmışlıklar haline geliyor ve gelecek konusunda da hiçbir şeyin öngörülemeyeceği mutlak bir boşluk hissi kişiyi sarıyor...
Hasta kendisini başka bir zaman ve mekana hapsolmuş bir şekilde buluyor. Travmanın ortaya çıkardığı zaman ve mekan. Bu yeni zaman ve mekanda yalnızca hastanın kendisi ve “diğer kişi” diye tabir ettiğimiz saldırgan bir unsur bulunuyor (mesela vakaların birinde kişiyi sıkıntıda bırakan soru şu: kapının arkasında ne var?); ister görünür ister görünmez, isterse de çok eski bir arzunun gerçekleştirildiğini gösterircesine kesilmiş, parçalanmış ve hatta yok edilmiş cesedi mumyalanmış bir ölü olsun (işte Oedipus kompleksi, kendini kimle özdeşleştireceği konusunda yaşanan kararsızlık, suçluluk duygusu: örneğin insanlığını kaybetmemek için hatırladığı hiçbir şeyi unutmak istemeyen bir hastanın tuttuğu anormal yas). Travma sırasında hasta, kendisini aşırı bir cezalandırma gibi yaşadığı bu saldırı ya da bu eski ölüm arzusunun vahşice ve alışılagelmedik bir şekilde gerçekleşmesi olgusu içerisine sabitliyor. Bunu yaparken de gerçekle arasında kalması gereken bağı kaybediyor. Bu bağ kaybolduğunda ise, varolma, paylaşma ve hatta konuşabilme şansını da tamamıyla yitiriyor.
Benle bu hastalar arasında nasıl bir ilişki vardı?
Benim hastalarımla olan ilişkim, dolayısıyla onlara karşı olan tutumum, yalnızca salt “tedavi etmeye” yönelik bir tutum değildi; aynı zamanda onlarla “tedavi etme” kelimesinin anlamını da genişleten sosyal, insani ve duygusal bir ilişkim vardı ve elde edilecek başarı ya da başarısızlık ilişkinin bütün bu boyutlarına bağlıydı. Zira icra ettiğimiz mesleğin ne olduğunu burada anlatırken sadece mesleğin içerisinde yer alan tıbbi, psikiyatrik veya psikoterapik uygulamalar ve teorik bilgilerden hareketle bunu yapmıyoruz; aynı zamanda, örneğin yaşam şartları gibi ilişki içerisinde her an dikkate alınması gereken ve meslek dışı unsurlardan da söz etmemiz gerekiyor. Hastanızla görüşürken, kurşun seslerini veya zırhlı araçlardan gelen ve ofisinizin sessizliğini bozan sirenleri hastanızla birlikte duyduğunuzda ne yapmanız gerektiğini bilmeniz veya bu tür olaylara karşı kendi tepkilerinizi tanımanız gerekiyor.
İşte çalışma şartlarım:
Öncelikle mesleki açıdan...
Hastanede ve şehirdeki tek psikiyatr bendim. Hem poliklinikteki muayenelerden hem de psikiyatri servisinden sorumluydum. Görev yaptığım süre boyunca otuz kadar hastayı hastaneye yatırdım. Bir günde muayene ettiğim hasta sayısı değişiyordu ( en az 3, en fazla 52); ancak şunu söyleyebilirm ki günde ortalama 12 hastaya bakıyordum. Örneğin bir sayı vermem gerekirse, bu iki aylık görev sürem boyunca poliklinikte yaklaşık 400 hastaya baktım. Muayeneler genellikle sabah saat 9’da başlıyordu; ancak yine de bu saatlerin de değişiklik gösterdiğini söyleyebilirim; çünkü, muayene saati, herbir askeri birlikte bulunan hastaların grup halinde hastaneye intikal etme saatlerine bağlıydı ve bu hastalar hastaneye getirilirken, yollardaki güvenlik sorunu nedeniyle, silahlı başka bir birlik tarafından korunuyordu. Yine aynı sebepten, muayeneleri öğleden sonra saat 3’ten önce bitirmem gerekiyordu ki herbir grup birliğine vaktinde katılabilsin.
Bir sabah bir de akşam olmak üzere günde iki kez servise çıkıyordum. Bu kısa kontroller sırasında, her bir hastanın sağlık durumuna, genel görünüşüne ve insanlarla kurduğu diyaloğa kısaca göz atıyordum. Kişiye özel görüşmeler, zaman azlığı nedeniyle, yalnızca destek ihtiyacı duyan hastalara yönelik olarak yapılıyordu.
Tek bir hemşire vardı ve hem serviste hem de poliklinikteki tüm işlerden sorumlu olmasının yanısıra, oldukça genç ve deneyimsizdi.
... Ve kişisel açıdan!
Moral yönünden iniş ve çıkışlarla dolu bir dönem geçirdim. Peki neden? Şimdi oradanbirkaç ay uzak kalınca görüyorum ki aslında tek bir cevabı var bu sorunun: dört yıl kadar uzak kaldıktan sonra gerçekten ülkemin sosyo-ekonomik ve siyasi gerçeğini keşfetme ve hissetme fırsatını yakaladım. Ne olursa olsun oradaydım ve durumla başa çıkabilmek için elimden gelenin en iyisini yapmam gerekiyordu! Bütün bu vakalara ek olarak travmatik nevrozlu başka üç vakayı daha hastaneye yatırmak suretiyle inceledim. Bu vakaların tamamını hastaneye yatırmam gerçekten gerekiyordu ve önemliydi; bunun nedeni benim bu klinik konuya kişisel ilgi duymam değil, hastalıkta görülen “tekrar” olgusuna eşlik eden anksiyöz-depresif belirtilerdi. “Eşlik etme” terimi belki de doğru bir terim değil. Zira sıklıkla, öncelikle bu “tekrar” olgusu üzerinde düşünmem, daha sonra da bu belirtilerden hareketle “tekrar” unsurunun bulunup bulunmadığını araştırmam gerekiyordu. Bu durum da beni kolayca bir depresyon teşhisi koymaya doğru yönlendiriyordu ve çoğunlukla bu doğru bir teşhisti. Ancak sorun, kullanılan tedavi edici yöntemlere karşı gösterilen direnç olarak ortaya çıkıyordu ve bu direnç, özellikle ben aynı rüyaların tekrar tekrar görülmesi veya hastanın travmadan kaynaklanan içine kapanıklık ve derin düşüncelere dalma hali üzerine eğilmeden yalnızca bu depresif görüntü olgusuna odaklandığımda görülüyordu. Teorik açıdan bakıldığında, günümüzde, travmatik nevroz ve depresyon arasında olduğu söylenen benzerlik ve yakın ilişki, yalnızca hipotezlerden ibaret. Ancak pratikte, bu iki klinik tablo arasındaki meydana gelen pozitif etkileşim nedeniyle kısır bir döngünün oluşmaya başladığını görüyoruz.
Dolayısıyla her iki tablo üzerine ayrı ayrı eğilerek bu kısır döngüyü ortadan kaldırmak gerekiyordu: elimin altında bulunan bazı ilaçları kullanarak anksiyöz-depresif sendromu tedavi etmek ve eğer mümkünse bir psikoterapik ilişki çerçevesinde hastayı saplanıp kaldığı travmadan kurtarmak.
İlaç olarak, Anafranil ve Laroxyl gibi anti-depresant ilaçlara sahiptim (Comme médicaments, je disposais comme anti-dépresseur de l’Anafranil et du Laroxyl (ancak, ilk başlarda ortaya çıkan bilanço benim bu ilaçları Türk meslektaşlarımdan istememi zora sokuyordu ve zaten meslektaşlarımdan biri de bana daha en başta nazikçe fazla talepkar olduğumu söylemişti; ben o an mesajı aldım ve bu konuda ısrar etmekten vazgeçtim); ayrıca, benim kendi girişimimle biraz daha batıda kalan başka bir şehirdeki eczanelerden temin ettiğim Prozac da mevcuttu. Yatıştırıcılar konusunda daha şanssız olduğumu söyleyebilirim; elimde yalnızca Valium ve Largactil vardı. Dolayısıyla bu ilaçları hem anksiyolitik hem de hipnotik ilaçlar olarak kullanıyordum. Bu son saydığım ilaçların kullanılması tabi ki bir ön kural değildi; ancak, sıklıkla hastanın isteği üzerine bu ilaçlar klinik şartlara sürekli olarak adapte ediliyordu. Bu özel deneyimden hareketle, bana göre önemli olan iki noktanın altını çizmek istiyorum. Birincisi, burada, Fransa’da elimizin altında bulunan ve askerlik görevimi yaptığım bölgedekilerle karşılaştırılamayacak kadar çok çeşidi bulunan ilaçlara rağmen, orada elde ettiğim sonuçlarla burda elde ettiğimiz sonuçlar arasında o kadar da büyük bir fark yok. İkincisi ise hastalar tarafından bu söz konusu ilaçların aşırı kullanılmaması ve her seferinde daha yüksek bir doz talebinde bulunulmaması. Tabi ki farmakolojinin bizim uygulamalarımıza verdiği destek ve yaptığı yardımı da unutmamak gerekiyor; yine de kendime şunu soruyorum: doktor ya da hasta olarak, ilaç kullanımı alışkanlıkları konusunda “tüketim toplumu” olgusundan ne kadar nasibimizi aldık?
Psikoterapik açıdan.
Az önce size hastalarımla aramda zorunlu olarak genel ve oldukça geniş bir ilişki bulunduğunu söyledim. Bu gerçekten zorunluydu; çünkü ben doktor olarak, onlar da hasta olarak aynı çatı altında birlikte yaşıyorduk. Ancak, günde 24 saat salt bir doktor olarak etrafta dolaşamazdım. Zira hastane, aynı zamanda benim yaşadığım, yemek yediğim, uyuduğum, güldüğüm, tartıştığım, müzik dinlediğim, sinirlendiğim, kapısının önüne oturup gece yıldızları seyrettiğim bir yerdi. Hastalarla birlikte bizin diğer dünyaya bağlayan aynı ve tek telefon klübesinin önünde sıraya giriyordum... Orduda yasak olmasına rağmen bazen geceleri rakı içiyordum ve beni gece acilden çağırdıklarında yine bu aynı hastanede rakı kokan nefesimle bu hastalarımdan bazılarıyla karşılaşıyordum. Ve işte size bahsetmek istediğim ve belki de bu ilişkinin yapısında bulunan en önemli ayrıntı: Onlara kendimi sadece basit, onlar gibi bir insan olarak sunmakla kalmayıp, kendini bu savaş makinasının yasaklarının mümkün olduğunca dışında tutmaya çalışan bir birey olarak da tanıtıyordum; hem de bu makinanın ideolojik söylemleri, kuralları ve kendine has yasaları, askeri selamlamaları, emirleri, hiyerarşisi ile hastanede bile var olmasına rağmen...
Örneğin bir ortopedi koğuşunda yatmakta olan hastalar, bütün çektikleri ağrılar ve pansumanlarına rağmen beni koğuşun kapısında görür görmez, üslerine saygı göstermek için yataklarında doğrulmaya çalıştılar ve buna çok şaşırmıştım. Zira, onları ameliyat eden operatör subay geldiğinde bu şekilde davranıyorlardı ve o subay da kadrolu bir ordu mensubu olduğundan buna alışkındı ve bunu bekliyordu. Ben bir ordu mendubu değildim. Her seferinde bunu onlara söylüyordum. İlk başlarda, kişisel nedenlerden bunu yapıyordum; daha sonra da gündelik hayat içerisinde gelişen bu sıradan ilişkiyi daha kolay ve çekici hale getirmek için . Öünkü bu ilişki sayesinde kelimeler yeniden vücut buluyor ve her şeyden konuşur hale geliyorduk; telefon arızaları, televizyonda yayınlanan önemli bir maç, siyaset... Mesela, içlerinden biri bana balıkçılığın kaidelerini, diğeri ise Arap müziğinin özelliklerini anlatıyor ve onun görüşünü ve belki de zevkini paylaşabilmem için bana müzik kasetleri veriyordu... Ancak bu yakın ilişkinin de sıradan hale gelmek suretiyle salt tedavi amaçlı doktor-hasta ilişkisinden uzaklaşma riski vardı; ancak, bu noktada, benim tıbbi yeteneklerim devreye giriyor ve hastalarla arama tedavi amaçlı bir mesafe koymama, bu sayede de onları travmayı yaşadıkları ana dönme konusunda zorlamaya ve teşvik etmeye olanak sağlıyordu...
Bu sayede, paylaştığımız gündelik hayatımız sayesinde, yavaşça ve sakince, onların yaşadıkları o korkunç ve önemli travma anını da paylaşabilme imkanı doğuyordu...
Hasta bu sözlü tekrarlarla ihtiyaç duyuyordu; çünkü, başka bir “saldırgana/ölü bir saldırgana” sabitlediği kendi kafasında yarattığı hayali yalnızlık içerisinde beni üçüncü bir şahıs olarak kabul etmesi için bu gerekliydi. Aynı zamanda, yaşadıkları konusunda söylenmeyen şeyleri bir bir anlatıp bitirebilmesine yardımcı olacak doğru kelimeleri bulması gerekiyordu. Bu tekrarlar konusundaki aynı ihtiyacı ben de hissediyordum; bunun nedeni de sadece oturup gözlem yapan bir insan olmaktan ve içerisinde bulunduğum ve aşırı derecede empati yaptığım konumdan kurtulmak veya hastayı dinleyip anlama ve ona hak verme konusunda aceleci davranmaktan sakınabilmekti.
İşte bu temelden hareketle hastayı destekleyebildim; bunu yaparken de genellikle hastanın “ben” olgusunun kırılganlığı yüzünden ortaya çıkabilecek aceleci ve riskli yorumları engelleyebildim. Buna karşın, aytıntıları da her seferinde dramatik özelliklerinden arındırmaya çalıştım. Örneğin, “cam gibi olmuş gözler”. Yaptığım bir görüşmenin sonunda, gülümseyerek hastama “camla ilgili bir fobimi” anlattım; bunu dinleyince o da gülümsedi... Çatışmada yaralanıp “acı içerisinde yardım isteyen” askerler, aklından çıkaramayan hastamla görüşürken de, ona “ne yani, yaralananların şarkı söylemesini mi bekliyordun!” diye sordum. Bendne böyle bir şey duymak başlarda hastanın şaşırmasına neden oldu belki de; ama daha sonra gerçeğin bu olduğunu da anladı...
Size yorumları engellediğimi anlatmıştım... Ancak yine de sizce de herbir davranış, herbir söz ya da tutum, ister bilinçli olsun ister olmasın, yorumlara sebebiyet vermiyor mu?
Bununla ilgili bir örnek verecek olursam, size burada söz ettiğim birinci vakayı ele alalım. Hastaneye yattığı ilk gün, bana resim yapma hobisinden bahsetti. Görüşme sonunda, ona eğer isterse hastanede kaldığı süre boyunca bu hobisine devam edebileceğini söyledim. Üç gün sonra, bana hastanede yaptığı ilk resmi gösterdi. Hastaneden çıkana kadar da dört resim daha yaptı. İlk resmi görünce ister istemez bir yorum yaptım; resmin neredeyse tamamı koyu renge boyanmıştı; sadece ortasında küçük aydınlık bir nokta vardı ve bu nokta sanki bir mağaranın içerisine yerleştirilmiş gibi duruyordu... içerisine kapanıp kalınmış izlenimi veren ve içinden çıkıp kurtulma konusunda istekli miyiz yoksa değil miyiz belli olmayan bir mağara... Diğerlerini sakladığım gibi bu resmi de ofisimde sakladım.
Yaptığı diğer resimlerde hızlı bir değişim olduğunu gözlemlemek mümkündü. Renk seçiminde siyah-gri renklerden mavi-siyaha, kahverengi-sarıya doğru bir değişim söz konusuydu ve konular açısından da farklılık vardı. İkinci resimde, örneğin, çoktan mağaradan dışarı çıkılmıştı ve zor olsa da uzaklarda dağlar olduğu fark edilebiliyordu ve ön planda da rüzgardan dolayı yıkılmış ağaçlar vardı. Hastanın hastanedne ayrılmadan bir gün önce yağtığı son resim, ilk resme tamamıyla zıt bir resimdi. Dalgalarıyla, kuşlarıyla ve gemisiyle bir deniz resmedilmişti. Bütün resimde sakinlik ve dinginlik hakimdi.
Bu koşullar altında ve oldukça bilindik olan bu tür tedavi edici bir yaklaşımla yine de tatmin edici sonuçlar alabildim. Hastalar, hastaneden ayrılırken, açık ve seçik bir şekilde daha az acı çekiyorlardı ve sıkıntılarında gözle görülür bir azalma vardı. Depresyone sebebiyet veren unsurlar da tamamen ya da neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. Sürekli olarak aynı konuyu düşünmelerine neden olan dalıp gitmelerde de azalma meydana gelmişti. Bu gerileme, günlük işlevlerin ve alışkanlıkların yeniden kazanılmasını da beraberinde getirdi. Hafiflemesine ve sıklığının azalmasına rağmen, yalnızca rüyalar direnç gösteriyordu.
Tek büyük başarısızlık, çok önemli bir konudan dolayı diğer hastalardan farklılık gösteren bir hastanın tedavisinde yaşandı. Bana göre, bu önemli konu, hastanın içerisinde yaşadığı çatışmayı da daha vahim bir hale getiriyordu. Travmatik nevroza sahip hastalar içerisindeki tek Kürt hastaydı. Ona göre, günlük travmayla travmanın ortaya çıkmasına sebebiyet veren kişisel deneyimi arasında doğrudan bir ilişki vardı. Onu gördüğümde, zaten iki aydan beri hava değişimi iznindeydi. Ülkenin güneyindeki bir Kolordu’da görev yapan bu hasta, hava değişim iznini kendi köyünde, ailesinin yanında geçirmek için bölgeye gelmişti. İçine kapanıklığı ve çekingenliği nedeniyle, onunla aramda yukarıda anlattığım gibi bir ilişki kurmam mümkün olamadı. Yaklaşık yirmi günlük bir sürenin sonunda, evine dönmek için benden ona izin vermemi istedi. Hava değişim iznini iki ay daha uzatıp ona bu izni verdim. Askerliğimi bitirmeme on gün kadar bir süre kaldığı için de, ona daha sonrası için başka bir randevu daha vermedim. İlginç olan şudur ki, aynı çekingen ve içine kapanık tavrıyla kendiliğinden beni iki kez görmeye geldi ve bana köyünden taze yumurta ve fırından yeni çıkmış ekmek getirdi. Yaptığı ziyaretlerin anlamı üzerinde biraz düşünmek lazım sanırım!
Ve sadece psikolojik açıdan değil, sosyal, tarihi ve siyasi açılardan da bunu ele almak gerekiyor...
- Popülerlik
- 12132 x
- Anahtar sözcük :
