Ana sayfa > Çevrimiçi Yayınlar ve Metinler > Ödip söylencesinden babanın çöküşü söylencesine : psikanalizde güncel bir (...)
 

Ödip söylencesinden babanın çöküşü söylencesine : psikanalizde güncel bir tartışma Bertrand PIRET

Pazartesi 12 Aralık 2005, yazan Neslihan Tengizman

Ödip söylencesinden babanın çöküşü söylencesine : psikanalizde güncel bir tartışma

Bertrand PIRET

Özet

Freud’den beri, Freud’ün değişik ekollerinin ve yorumcularının Ödip kompleksine veridikleri anlamlar ve önem çok farklı olmuştur. Malinowski ve Jones sonra da Géza Roheim arasındaki tartışmanın çözüme bağladığı sanılan Ödip kompleksinin bir kültürden diğerine değişip değişmediği sorusu, babanın rolü hakkındaki tartışmayla, yeniden gündeme geliyor.

Özellikle Fransa’da, psikanalistler, sıkça yeniden ortaya çıkan ‘babanın çöküşü’ konusunda çatışıyor. Bazılarına göre, anne-baba rolleri sanayi toplumlarının uğradığı çağdaş toplumsal değişimlerden dolayı o kadar altüst durumda ki, ‘baba kurumu’‘nun simgesel rolü tehlikede. Diğerleri ise, bu kaygıların yersiz olduğu kanısında. Bu kişilere göre, baba kurumunu ve toplumlarımızda otoritenin ve yasanın teminatı olan işaretleri simgesel (yani Ödip kompleksinin çözülmesi sonucunda doğan) babanın devamlılığı olarak görmek, antropolojiyi ilgilendiren ve psikanalizi ilgilendiren şeylerin birbirine karıştırılmasından ve tarihi araştırmalardan alınan en son sonuçların göz ardı edilmesinden dolayı, epistemolojik bir hatadır.

Bu tartışma çerçevesinde göç olayına eğilmek ilginçtir, çünkü babanın çöktüğü fikrini savunan psikanalistlerin çoğunluğu, göçmen babanın artık baba figürüne bağlı simgesel rolleri temsil edemeyip aktaramayan bu yeni babanın prototipik örneği olduğu kanısında.

Göçmenlerle yapılan klinik, aynı anda hem antropolojik hem de psikanalitik verileri ele almayı sağlıyor. Ancak, bu iki bilim dalının birbirlerine olan gerekli katkısı, aynı zamanda çağdaş psikanalizin hala çok sık kaçtığı bir sorun teşkil ediyor.

Bu çerçevede bazı sorular ele alınabilecektir : göç, Ödip kompleksinin parametrelerini etkiliyor mu ? Aniden geleneksel bir ataerkil toplumdan birkaç kişiden oluşan aileyi ve çifti merkez alan kentleşmiş bir topluma geçilmesi, kuşaklar arası aktarım koşullarını etkiliyor mu ? Gerçekten, öznellik, kastrasyon ve yasa ile olan ilişkiler, babanın hızlı bir biçimde çökmesine bağlı olabilecek büyük değişimlere mi uğruyor ?

Doktor Bertrand Piret, Strazburg, Fransa 5 rue Grandidier 67000 Strasbourg France 00 33 3 88 37 95 45

 


Ödip söylencesinden babanın çöküşü söylencesine : psikanalizde güncel bir tartışma

Bertrand PIRET

Freud’den beri, Freud’ün değişik ekollerinin ve yorumcularının Ödip kompleksine verdikleri anlamlar ve önem çok farklı olmuştur. Fransa’da, Jacques Lacan, ısrarla babanın Ödip kompleksindeki rolü üzerinde durmuş ve bu kompleks hakkında babanın ayırıcı ve yasaklayıcı işlevine dayanan yapısalcı bir görüş savunmuştur.

Dolayısıyla, Malinowski ve Jones sonra da Géza Roheim arasındaki tartışmanın çözüme bağladığı sanılan Ödip kompleksinin bir kültürden diğerine değişip değişmediği sorusu, babanın rolü hakkındaki tartışmayla, Fransa’da yeniden gündeme geliyor. Psikanalistler, sıkça yeniden ortaya çıkan ‘babanın çöküşü’ konusunda çatışıyor. Bazılarına göre, anne-baba rolleri sanayi toplumlarının uğradığı çağdaş toplumsal değişimlerden dolayı o kadar altüst durumda ki, ‘baba kurumu’‘nun ‘simgesel rolü’ tehlikede. Diğerleri ise, bu kaygıların yersiz olduğu kanısında. Bu kişilere göre, baba kurumu ve toplumlarımızda otoritenin ve yasanın teminatı olan işaretler ve (Ödip kompleksinin çözülmesi sonucunda doğan) simgesel baba arasında süreklilik ilişkisi kurulması, antropoloji ve psikanalize dair verilerin birbirine karıştırılmasından ve tarihi araştırmalardan alınan en son sonuçların göz ardı edilmesinden dolayı, epistemolojik bir hatadır.

Bu çalışmanın ilk bölümü, Freud’den Lacan’a, bu iki yazarın babaya verdikleri rolü ortaya koymak amacıyla, Ödip kompleksine verdikleri farklı anlamları ele alacaktır.

İkinci bölüm, Ödip kompleksinin kültürler açısından değişgenliği sorusu üzerinde duracaktır. Zira, baba, veya babanın rolü, Ödip kompleksinin tam merkezinde ise, ve ayrıca babanın kültürdeki yerinin değiştiği, ve hatta çağdaş toplumlarda babanın çöktüğü varsayımının doğru olduğunu düşünürsek, o zaman Ödip kompleksinin kültüre ve toplumsal yapılara göre değişip değişmediği sorusu yeniden ortaya çıkar. Bazı yazarların, nasıl Jacques Lacan’ın ilk çalışmaları doğrultusunda Ödip kompleksi hakkında kültürcü bir görüşe döndüğünü göreceğiz. Oysa bu görüş, aynı Lacan’nın çalışmalarının ikinci safhasında ileri sürdüğü yapısalcı görüşe ters düşmektedir.

Son olarak, üçüncü bölümde, diğer bölümlerdeki incelemelerimize dayanarak, Ödip kompleksinin göç ve sürgün durumunda nasıl geliştiği konusunu ele alacağız. Göç Ödip kompleksinin özelliklerini ve rolünü değiştiriyor mu ? Bazı yazarların öne sürdüğü bu varsayım, babanın çöktüğü fikrinden gelmekte. Bu varsayıma göre göçmen baba bu çöküşün prototipik örneklerinden biri. Göçmenlerle yapılan klinik aynı anda hem antropolojik hem de psikanalitik verileri ele almayı sağlıyor. Ancak, bu iki bilim dalının birbirlerine olan gerekli katkısı, aynı zamanda çağdaş psikanalizin hala çok sık kaçtığı bir sorun teşkil ediyor. Ve kuşkusuz, psikanalistler, çağdaşlığın getirdiği kriz ve çatışma durumlarını bazılarının ‘simgesel rol’ olarak adlandırdığı şeyin genel çöküşünün belirtileri olarak gören kaygı verici varsayımlarda bulunuyorsa ve böylece az çok dolaylı olarak insanın ruhsal işleyiş biçiminin psikotik ya da sapkın olduğunu ima ediyorsa, bunun nedeni antropolojik verileri yeterince hesaba katmamalarıdır.

Oysa, bu çerçevede, daha açık ve acele sonuçlara varmayan bazı soruların sorulması gerekiyor. Aniden geleneksel bir ataerkil toplumdan birkaç kişiden oluşan aileyi ve çifti merkez alan kentleşmiş bir topluma geçilmesi kuşaklar arası aktarımın koşullarını etkiliyor mu ? Göçün getirdiği toplumsal rol değişikliği, hem baba hem de anne için ne gibi sonuçlar doğuruyor ? Gelinen ülkenin kültürü gidilen ülkeninki ile çatıştığında, göç ve kültürel değişim sırasında ortaya çıkan referans çatışmaları babanın rolünü nasıl değiştiriyor ? Göçmenlerle yapılan klinik, aynı anda hem antropolojik hem de psikanalitik verileri ele almayı sağlıyor. Ancak, bu iki bilim dalının birbirlerine olan gerekli katkısı, aynı zamanda çağdaş psikanalizin hala çok sık kaçtığı bir sorun teşkil ediyor. Ödip kompleksinin oluşması ve çözümü sadece kişiye ve aileye mi bağlı, yoksa tam tersine dini ya da iktidardaki kuruluşlar gibi kültürel kurumlara ya da toplumsal yaşamı düzenleyen yasaların türüne mi ? Kişiliğin, veya Lacan’a göre öznenin, toplumsal ilişkiler olmadan gelişmediğini kabul edersek, toplumsal ve kültürel değişimlerin ruhsal oluşum üzerindeki etkilerini tanımlamak için bir çerçeve belirlememiz gerekir.

I. Freud’den Lacan’a Ödip kompleksi ve babanın yeri

Freud’de Ödip kompleksi

Freud, Ödip kompleksine dizgesel bir açıklama vermemiştir. Bu kavram 1910’da yazılarında açık bir şekilde belirmiş, sonra da yavaş yavaş tamamlanmıştır. Kendi kendine yaptığı analiz sonucunda ortaya çıkardığı Ödip kompleksi, Freud için herkesin kendinde görebileceği bir şeydir : anneye duyulan aşk ve babaya olan sevgi ile çatışan babaya karşı bir kıskançlık duygusu. Freud, antik Kral Ödip tragedyasına yaptığı gönderme ile, baştan Ödip kompleksini evrensel bir insan özelliği olarak göstermiştir.

Ödip kompleksi, bir yandan isteğin anne ve babaya yatırılmasını ve onlarla özdeşleşmeyi, diğer yandan da bu iki ilişki türünün bir deneyim süresince değişime uğramasını kapsayan bir bilinçaltı sürecidir. Ödip kompleksinin bir çözümü vardır : bu kompleksi oluşturan bilinçaltı süreçlerinden kaynaklanan gerilimlerin çözümü. Ödip kompleksinin tam süreci bu üç evreden oluşuyor : duygu yatırımları ve özdeşleşmeler, dönüştürme, çözüm.

Freud, Ödip kompleksinin pozitif ve negatif olmak üzere iki şeklini tanımlamıştır. Pozitif şekli, erkek çocuğun annesine olan düşkünlüğü ve babaya aynı anda beslediği iki karşıt duygudan oluşmaktadır. Negatif şekli ise, erkek çocuğun babasına sergilediği kadınsı ve şefkatli tutumdan ve anneye karşı kıskanç ve düşmanca davranışlarından oluşmaktadır. Ödip kompleksinin bu iki şekli, gerçekte birbirine karışırmıştır. Rekabet durumunun dışında, Freud çocuğun babasına olan çelişkili tutumunu açıklamak için işin içine eşcinsel olgular karıştırır. Ayrıca, Freud yavaş yavaş Ödip kompleksinin erkek çocuklar için ve kız çocuklar için tıpa tıp aynı olmadığı fikrini kabul etmiştir. Zira Ödip kompleksinin çözülmesi, kız çocuk için, aşk nesnesinin değişmesi, anne yerine baba olması, kadından erkeğe geçmesi, anlamına gelir.

Freud’de kastrasyon kompleksinin yeri ve Ödip kompleksinden çıkış

Freud’ün tanımladığı kastrasyon kompleksi Ödip kompleksine çok yakından bağlıdır. Küçük Hans [1]’ın analizi sırasında keşfedilen kastrasyon kompleksi, kızlarda ve erkeklerde farklı şekillerde ortaya çıkar. Ancak, bu kompleks Freud açısından sadece hem kızlarda hem de erkeklerde penisin üstünlüğüne (1908, Çocuk cinselliği kuramları), sonra da falüsün üstünlüğüne göre anlaşılabilir (1923, Libidonun Çocukluk Dönemi Organizasyonu). Erkek çocuk için kastrasyon etkeni, kastrasyon tehditini ortaya çıkartan babasıdır. Kız çocuk için durum o kadar açık değildir : kuşkusuz, kız çocuğu katrasyonla tehdit eden, baba yerine daha çok onu penisten yoksun bırakmakla tehdit eden annedir. Bu farklılıklar önemli çünkü Ödip kompleksinin cinsiyete göre farklı biçimlerine yol açıyorlar : kastrasyon tehditi erkek çocuk için Ödip kompleksinin son krizinin belirtisidir ; kız çocuk için ise penis yoksunluğu Ödip kompleksinin ve ileride çocuk isteğine dönüşecek olan baba penisi isteğinin başlangıç noktasının belirtisidir.

Bazı yazarların, her iki cins için Ödip kompleksindeki babanın yasaklayıcı rolüne yaptıkları tekanlamlı vurgu, Freud tarafından tanımlanan olguların karmaşıklığını gölgede bırakmaya sürükler. Kastrasyon etkeni ve yasağı temsil eden sadece baba değil, aynı zamanda annedir, ve Freud’e göre genel olarak ebeveynler, hatta anne-babanın yerini dolduran tüm kişiler, özellikle Freud zamanında ailelerde büyük bir rol oynadıkları bilinen hizmetçilerdir.

Ödip kompleksinden çıkış, Freud için açıkça kompleksin kastrasyon tehditinin baskısı altında yok edilmesini ve ortadan kaldırılmasını kapsıyor. O zamana kadar Ödip kompleksi çerçevesinde duygu yatırımı yapılan nesneler, artık içinde süperegonun çekirdeğini oluşturacakları egoya katılır. Freud ısrar eder : en iyi durumlarda artık bilinçaltında bile Ödip kompleksi kalmamıştır ve süperego bu kompleksin mirasçısı olmuştur (1925, Cinsler arasındaki anatomik farkın bazı ruhsal sonuçları [2] ). Eğer sadece bastırılmış ve yok edilmemiş ise, Ödip kompleksi bastırılanın geri gelmesine bağlı bir psikopatolojiyle ve semptomlarla ortaya çıkacaktır. Buna karşılık, kız çocukta Ödip kompleksinin yok edilmesi için hiçbir neden yoktur. Yani ortadan kalkması daha zor olacaktır : « [Ödip kompleksi] yavaş yavaş bırakılabilir, bastırılarak ortadan kaldırılabilir, etkileri kadının normal ruhsal yaşamında uzun uzadıya ertelenebilir. » Ve Freud daha sonraki dönemlerde kadın analistler ve feministler tarafından eleştirilecek bir açıklama ekler : « Söylenmekte tereddüt edilse de, kadınlarda ahlaki anlamda normallik düzeyinin erkeklerden farklı olduğu kanısından kaçılamaz. Kadınların süperegoları hiçbir zaman erkeklerden beklediğimiz kadar katı, nesnel ve duygusal kaynaklarından bağımsız değildir. » Freud’e göre, kadının şefkat ve düşmanlık duygularına ve isteklerine erkekten daha az karşı koyması ve yaşamın getirdiği zorunluluklara boyun eğmeyi reddetmesi bundan kaynaklanıyor. Bilindiği gibi, bu görüş aslında çok yaygın olan kadının doğaya daha yakın ve zihinsel açıdan erkekten aşağı bir varlık olarak gösteren kültürel tasarımları devam ettiriyor. (Hatta bazı dini konuşmaların getirdiği kanıt da buradan geliyor : yapısal nazikliğinden dolayı, kadına saygı duymak için, onu kendi kendine hakim olamadığı eğilimlerden, özellikle de cinsel eğilimlerden, korunma gerekliliği...).

Bu bilgilerden yola çıkarak nasıl Ödip kompleksini yanlızca babanın yasaklayıcı rolüyle özdeşleştiren bir görüşe varılır ? İşte Lacan’la bunu göreceğiz. Ancak Freud daha önce Ödip kompleksi ile kültürde efsanevi bir baba figürünün yaygınlaşması arasında bağlantı kurulmasına zemin hazırlamıştır. En az iki yazı Freud’ün bu düşüncesini göstermektedir : Totem ve Tabu ve Kitle psikolojisi ve Ben analizi. Ayrıca, Freud yazılarında süperegonun nasıl oluştuğu hakkında kararsız kalmıştır : süperego ebeveynlere özellikle de babaya olan özdeşleşmelerin mirasçısı mıdır ?

Freud’ün Ödip kompleksinde babanın yeri

Freud, 1912 senesinde, Totem ve Tabu ile, Ödip kompleksi ve babanın evrensel rolü arasında direkt bir bağlantı kurmuştur. Ödip kompleksiyle etnologlarca tanımlanan ensest yasağı arasında bir tutarlık ilişkisi ortaya çıkarmıştır. Öte yandan, Ödip kompleksine tüm insanlık için kurucu bir nitelik vermek için, efsanevi bir ilk an yaratacaktır : kabiledeki ilkel babanın cinayeti. Freud ‘ilkel kabile’ fikrini Darwin’den almıştır, zamanının en ünlü antropoloğu Robertson Smith’den ise totemik yemek varsayımını. Smith’e göre bu yemek, kabile üyelerinin beraberce totem hayvanını yedikleri en ilkel dini davranıştır. Freud, nevrozluların, çocukların ve ilkel insanların psikolojileri arasında benzetme yaparak, baba ile totem arasında bir özdeşleşme varsayımında bulunur. İnsanların küçük gruplar halinde yaşadıkları çok eski bir çağ hayal eder. Gruplar, gruptaki kadınlarla cinsel ilişkide bulunma hakkını kendine saklayan bir ilk babanın egemenliği altındadır. Bir gün, oğullar babaya karşı isyan ederler ve onu yerler. Bunu yapar yapmaz suçluluk duygusuna kapılıp, daha sonraki tüm dinlerin ve genel olarak insan kültürünün kaynağı olacak ve ayini totemik yemek olan totemik dini kurarlar. Böylece, nevrozlunun ödipyen fantazmlarındaki baba cinayeti, kurucu tarihi ve kültürel bir olaya bağlanmış olur. Antropolojik açıdan bakıldığında bu varsayımın bir hayal ürünü olmasına rağmen, ödipyen suçluluk dugusu ile ilk baba cinayeti kavramı arasındaki bu zincirlenme ilişkisi, psikanaliz kuramlarının içine işleyecektir. Ancak, aslında Freud’ün gerçek dahiliği her gün görebileceğimiz bir şeyi kanıtlamak olmuştur : dinlerin, kişileri efsanevi bir babaya boyun eğdirmek amacıyla, ödipyen suçluluk duygusunu kullanması. Totem ve Tabu’dan yola çıkılarak iki karışıklık yapılmıştır : babanın yeri ile iktidarın yeri arasında ve ilk baba ile grup öncüsü arasında (bu ikinci karışıklık Freud’ün Kitle psikolojisi ve Ben analizi‘nde yaptığı karşılaştırmadan gelmektedir).

Ayrıca, Totem ve Tabu’da Freud’ün öne sürdüğü şemada, anneye ve kız çocuklara hiçbir rol verilmemiş olduğunu belirtmek gerekir. Bu yine, ataerkil kültürün Freud’ün teorisinde çok fazla etkisi olduğu eleştirilerine konu olacaktır.

Kitle psikolojisi ve Ben analizi [3]adlı yazısında, Freud bile bile ego idealinin babadan geldiği yönünde bir karar almıştır. Özdeşleşmeyi konu alan yedinci bölümde, babayla ilksel bir özdeşleşme (erkek çocuk babasını ideali yapar) ile anneye cinsel ve libidinal biçimde öznel bir duygu yatırımı ayrımı yapar. Freud çocuğun neden annesi ile özdeşleşip babasına libidinal bir yatırımda bulunamayacağını açıklamaz. Freud’ün başka bir yerde çocuğun hem annesi ile hem de babası ile özdeşleştiğinden söz etmesi, bu esrarı daha da anlaşılmaz yapar. Freud’ün yorumcuları sık sık bu çelişki ile karşılaşır ama süperegonun babaya özgü doğasının baskın çıkmasını, özneyi annenin etkisi altından kurtarma gereksinimi ile açıklamaya çalışırlar. Ancak babanın çocuğu anneden ayırıcı bu rolü Freud’ün yazılarında açık şekilde belirtilmemiştir. En fazla, bazı yazılarda, erkeğin kültürün devamının teminatı olduğu ve dürtülerini yüceltmeye onun kadar elverişli olmayan kadınların geciktirici ve engelleyici etkisine karşı sürekli mücadele etmesi gerektiği fikri ortaya çıkmaktadır [4]. Bu iddiaların, doğrudan doğruya psikanaliz tedavilerinden çıkarılan bir sonuçtan çok, ataerkil toplumlarda erkeklere ve kadınlara verilen tomplumsal rollerin farklı olmasından kaynaklandığı düşünülebilir. Ayrıca, babanın çocuktan ayırması gereken parçalayıp yiyen korkunç anne imajı bu temellerin üzerine kurulmuştur.

Lacan’da Ödip kompleksi ve babanın rolü

Freud’e dönüşü olarak adlandırdığı çalışma ile Lacan, Freud’ün yazılarını yeniden yorumlayıp önemli değişiklikler ve yenilikler getirecektir.

Lacan önce üç ayrı düzen belirler : simgesel, imgesel ve gerçek. Baba konusuna uygulandığında bu ayrım, babanın oynadığı rolünün, babaya dayanan imgesel tasarımların ve gerçekteki baba ile ilgili ama Lacan’a göre sadece gerçek babadan ibaret olmayan gerçek babanın birbirine karıştırılmasına son vermeyi sağlayacaktır. Öte yandan, dini düzenden alınmış olduklarından anlaşılmaz görünebilecek birçok ifadeyle, babanın rolü artacaktır. Lacan, Teslis’e seslenen en çok edilen Hıristiyan duasınının kalıp tümcesini kullanarak -‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına’-, babanın simgesel rölüne ‘Babanın adı’ adını verir. Bu baba rolü ailedeki reel baba kişiliğine bağlı değildir ve gerçek babanın yokluğunda onun yerini dolduran birçok kişi tarafından oynanabilir. Lacan’a göre, bu rolün önemi, anne ile çocuğun arasına bir mesafe, üçüncü bir kişi koymasıdır, böylece çocuk annesinin bir yanında olup bir yanında olmamasına dayanabilir ve bu durumu simgeleştirebilir. Anne arzusu, anne için ya herşey ya da hiçbirşey olma korkusu karşısında, babanın rolü -‘Babanın Adı’- bir anlam getirir. Anne çocuğundan başka bir şey istiyebilir ; bir erkeği, bir kocayı, bir sevgiliyi, bir işi, ya da herhangi başka birşeyi. Çoçuğu anneden ayırma gereğinin temeli, Lacan’ın psikoz hakkında yaptığı ve Freud’de açıkça belirtilmemiş olan bir yorumlamaya dayanır. Lacan psikozun (Lacan için bu şizofreni veya paranoya ile tamamen aynı değildir) anne ile çocuk arasındaki ayna ilişkisinde üçüncü bir kişiye açıklık eksikliğinden geldiğini düşünür. Bu üçüncü kişiye açıklığa sembolik kastrasyon adını verir.

Lacan’ın bu çalışmasından çıkan iki önemli sonucun üzerinde dururmak gerekiyor : öncelikle Lacan’ın bu role verdiği adın doğurabileceği düşüncenin aksine, simgesel rolü taşıyan gerçek baba, toplumsal veya tarihi baba değildir ; öte yandan ayrılık gereği Lacan için doğrudan doğruya deliliğe karşı bir savunma mekanizmasına bağlıdır.

İmgesel baba, imge olarak baba, çocuğun yaratacağı ve sınırsız bir güçle donatacağı, seveceği ve korkacağı, annesinden yoksunluğunun nedeni olduğuna inanacağı, ve sonunda ondan kopmak için nefret edeceği imgesel kişidir. Kastrasyon tehditi fantazmlarını işte bu imgesel baba üstlenecektir.

Lacan’ın gerçek babasını tanımlamak daha zor. Kısaca, gerçekte bir baba olduğu zaman, Lacan’a göre gerçek baba babanın, çocuğun hayal ettiği ideal baba olmamaya katlanacak olan ve annenin yanında varlığıyla ve anneye karşı duyduğu isteklle anne ile çocuk arasındaki zevk ilişkisine bir sınır getirmeyi bilecek olan tarafıdır.

Simgesel babanın ve imgesel babanın babanın yerini dolduran başka birçok kişinin üstlenebileceği roller olmasına karşın, Lacan’ın gerçek baba adını verdiği şeyin anlamı halen tam olarak belirlenmemiştir. Lacan’ın birçok yorumcusu belki de bu belirsizlik yüzünden çift ve aile hakkında kuralcı ve geleneksel görüşler savunmuştur (otoriteyi temsil etmek için gerçek bir babanın hazır bulunmasının gerekliliği, tek ebeveynli ya da eşcinsel ebeveynlerden oluşan ailelerin eleştirilmesi, babaların yasal yetkilerinin azaldığına üzülünmesi, vs.).

Lacan’ın ortaya koyduğu Ödip kompleksinin yapısalcı görüşü daha da ileri gitmiştir. Bu görüş somut aileye ilişkin ve toplumsal düzenler hakkında hiçbir önyargıya varmayan daha genel bir anlatımla açıklanabilir. Lacan için ensest yasağının kaynağı tamamıyla, aileye ilişkin Ödip kompleksi ya da ilk babanın cinayeti gibi varsayımsal bir olay değildir. Ödip kompleksinin en önemli noktası olarak gördüğü simgesel rol, Lacan’a göre, doğrudan doğruya dilin rolüne bağlıdır, yani gösterenin rolü diye adlandırdığı şeye. Gösterilenlerin çokanlamlılığı ve kelimelerle nesneleri birbirlerine tuturmanın imkansızlığıyla dil, onu kullanan insan için gerçek sınırı teşkil eder. Bu açıdan bakıldığında, yasak dile sahip olan insandan ayrılamaz, insanın dil ile ilişkisinde yer alan bir özellik haline gelir ve herşeyden önce imkansızlığa bağlıdır. Lacan’a göre kastrasyon konuşan varlığın gösterene boyun eğmesidir. Bu varsayımlar son derece verimlidir. Hem psikozlardaki dil bozukluklarını (gerçekten de bu bozukluklarda çoğu zaman kelime ile nesnenin birbirine uyduğu görülüyor) hem de kastrasyon tecrübesinden bir kaçamak yolu oldukları iddia edilen psikolojik söylem ve davranışları (sapkın söylemler, radikal dinci söylemler, bölme pozisyonları, vs.) incelemek için araçlar sağlıyorlar.

Ne var ki insan dilinin yapısı otomatik olarak ille de kastrasyonla belirlenmiş kişiler ne de barışsever toplumlar ve hastalıktan arınmış toplumsal ilişkiler yaratıyor. İste bu evrede, psikanalizin kişi ve grup düzeyinde gözlemlediği etkileri açıklamak için, politik ve antropolojik bir inceleme kaçınılmazdır. Politik ve toplumsal açıdan güç arayışları boyun eğdirmek için kişilerin bilinçaltı fantazmlarına dayanırken, konuşma (yada söz) yasaları her kültürde gerçekle olan ilişkiyi sağlayacak kurgular, deneyüstü önermeler yaratacaktır [5].

Bazıları Lacan’ı freudyen babanın yerine yeni bir yücelik getirmekle suçlayacaktır [6]. Simgeselin deneyüstü bir referans gerektirip gerektirmediği tartışmaya açık bir konudur ; şiddetli tartışmalar çok çabuk Lacan’ı yandaşlarıyla bu konuda karşı karşıya getirmiştir. Bilinçaltını insan dilinin niteliklerinin belirlediği görüşünde olan Lacan, « dolu eksiksiz sözün yaratıcı, kurucu işlevi»’ne bağlı simgesel düzenin bağımsızlığını savunmuştur. Claude Lévi Strauss gibi başka antropolog yazarlara göre, simgesel düzen bağımsız değildir, sadece topluluğun ürünüdür [7].

II. Ödip kompleksi evrensel midir ?

Malinowski ve Jones arasındaki tartışma

Freud için Ödip kompleksinin evrensel bir boyutu olduğunu ve her kültürün kaynağını oluşturduğunu gördük. Oysa Totem ve Tabu yayınlanır yayınlanmaz, ateşli bir tartışma bazı antropologlarla psikanalistleri karşı karşıya getirmiştir. Psikanalize büyük ilgi duyan ünlü İngiliz antropolog Bronislaw Malinowski, tamamen bu sorunla ilgili bir kitap yazmıştır : « Sex and repression in savage societies » [8]. Malinowski, bir anasoylu toplumun, Melaneyza’nın Trobriandlılarının incelenmesinden yola çıkarak, aile düzeninin her toplumda aynı olmadığını göstermiştir. Trobriandlı çocukların yasal babaları dayılarıdır ve biolojik babaları ile hiçbir kan bağlarının olmadığını söylerler. Ayrıca, ergenlik çağına geldiğinde, erkek çocuk onun için daha çok bir ‘bakıcı’ olan babası ile değil dayısı ile çatışır. Malinowski’ye göre bu, Batı’da babasoyluluğun getirdiği Ödip kompleksinin evrensel olmadığını gösterir, çünkü bazı toplumlarda erkek çocuk ile babası arasında ne bir çatışma ne de bir rekabet ilişkisi vardır. Bu iddiaya karşılık olarak, Freud’ün sadık öğrencisi Ernest Jones’un cevabı, Trobriandlıların babalarının biolojik babalığını reddederek ona besledikleri kin duygusunu inkar edip başka yere yönelttikleri ancak babayı yine de yok etmeyi başaramadıkları olmuştur. Jones’a göre, Trobriandlılar sadece bu rekabet ilişkisini dayıya, anneye beslenen istek duygusunu ise bir kız kardeşe yönlendirmektedirler [9]. Jones’tan sonra psikanalistler, Ödip’in evrenselliğini kurtarmak için, yeniden bu kanıta dayanırlar : baba rolü otoritenin aktarıldığı dayı tarafından üstlenilir. Ancak dayının rolü gerçekten babanın rolü ile aynı mıdır ?

Jones’un kanıtlamasının sınırları ve Lacan’a göre fallik simge

Jones’un ve daha sonra birçok psikanalistin öne sürdüğü kanıtlar psikanaliz aleminde birçok eleştirileriye konu olmuştur [10]. Toplumun gerektirdiği yol gösterici otoritenin, anne ile görünüşte iki yanlı ilişkiye yasağı getiren bilinçdışı otoriteyi kapsadığı kesin değildir. Spiro, Trobriandlı çocukların aslında ilgi odaklarının kız kardeşlerinden çok onları emzirerek besleyen anneleri olduğunu, ve anneleri ile cinsel ilişkide bulunan babalarına karşı bilinçdışı bir düşmanlık duygusu beslediklerini belirtmiştir. Ayrıca, Lacan yandaşı psikanalistler, çocuğun her kültürde doğal olarak kayıtsız şartsız bir sevgi talebinde bulunduğunu, anneye bağlılığının sonsuz olduğunu, bundan dolayı da tamamen cinsel isteğe bağlı ve yalnızca dışarıdan gelen bir otoritenin koyduğu bir yasadan ibaret olmayan bir sınır belirlenmesini gerekli olduğunu vurgulamışlardır. Gerçek rekabet çocuk ile hemcinsleri -bu kişiler babası ya da dayısı bile olsa- arasında değil, kişi ile çok genç yaşta kastrasyon belirtisi olarak görmesi gerekeceği kendi imajı arasındadır. Tüm kültürlerde çok sayıda bulunan falik simgeler, Freud’ün ‘falik simge’ kavramını getirerek altını çizdiği bu evrensel sorunun varolduğunun kanıtıdır. Erkek ve kız, her ikisi de, kendilerindeki eksikliğin (sadece kız çocuk için değil !) sembolü olarak fallusun varlığını ya da yokluğunu bütünleştirerek kastrastrayonu ve kendi cinsiyetlerini kabul edebilmelidirler. Zira hem erkek çocuk hem de kız çocuk için falik nesnenin özelliği, kişiden ayrılabilir olmasıdır.

Yani burada, Ödip kompleksinin evrenselliğinin, fallik simgenin ve hangi kültürden olurlarsa olsunlar tüm insanların içlerini saran anneye duyulan isteğin yerine başka bir şey koyma ihtiyacının üzerinde durularak başka bir açıdan ele alınması söz konusudur. Bu Lacan’cı açıdan ele alındığında, simgesel yasa (yasak) cinsel isteğin kendi özüne dahil edilmiş olarak yer alır. Ödip kompleksinin ve en önemli fonksiyonunun delilikten kurtarmak olduğuna dair yapısalcı görüş ile aynı yere geliyoruz. Kültüre özel gösteren ancak daha sonra bu yasağı üstlenecek ve simgeleyecektir: ataerkil kültürlerimizde ‘Babanın Adı’, diğer yerlerde ise geleneğin getirdiği başka tasarımlarla. Birkaç antropolog ve etnolog bu değişiklikleri farklı bazı kültürleri ele alarak detaylı bir şekilde incelemiştir [11]. Her seferinde bizim kültürlerimizde ‘Babanın Adı’nın üstlendiği bu simgesel rolü oynayan belli kültürel gösterenler ortaya çıkarmışlardır.

Lacan, Ödip kompleksinin göreceliği ve ailenin çöküşü

Lacan, bu fallus görüşünü öne sürmeden önce, Freud’ün savunduğu Ödip kompleksinin evrenselliğine mesafeli yaklaşmış ve rölativist, hatta kültürcü bir yaklaşım sergilmiştir [12].

İlk yazılarında (1938 ve 1953 arasında), Lacan sık sık sosyologların ve antropologların çalışmalarına, özellikle de Durkheim ve Malinowski’nin çalışmalarına dayanarak, Ödip kompleksinin sadece Freud’ün zamanındaki toplumsal ve ailevi koşullar çerçevesinde geçerli olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca, yine aynı dönemde, Lacan, Durkheim’ı ve çağdaş toplumların anomiye doğru sürüklendikleri kuramını izleyerek, Ödip kompleksinin doğrudan doğruya Batı’da ailenin ve babanın çöküşünün sonucu olduğu tezini savunmuştur. Bu tez bugün, kültürdeki çağdaş huzursuzluğu açıklamak için, yeniden babanın ve baba rolünün çöküşünü ileri süren birçok Fransız psikanalist tarafından kullanılmaktadır.

Lacan’a göre, Freud tarafından keşfedilen Ödip kompleksi, geniş aileden çekirdek aileye geçişin sonucudur (Durkheim’ın « aile küçülmesi teorisi »). Lacan, bu tarihi geçiş sırasında geleneksel kuruluşların temsil ettiği otoritenin giderek azalıp çekirdek aile babasının üzerinde toplanmış olduğunu varsayar. Ne var ki, artık otoritenin tek dayanağı olan bu babanın kendisi de zayıflamaya ve dengesizliğe maruz bulunmaktadır. Lacan, ilişki kaynakları azalan aile topluluğunun çöküşünün hem Ödip kompleksinin ortaya çıkmasına hem de çağdaş nevrozların belirmesine neden olduğu kanısındadır. Lacan, geniş aileli geleneksel toplumlarda Ödip kompleksinin sessiz ve görünmez olduğunu söyler. Aile, onu kişisel değişimlere tabi tutan bir karı-koca ilişkisi şekline büründükçe, Ödip kompleksinin düzenleyici yapısı sağlamlığını yitirmektedir. Ödip kompleksinin analistlerin tanıdığı haliyle bu bozulmuş halinin keşfini bu ‘anomi’ kolaylaştırmıştır : ‘anneye duyulan isteğin, doğum ilişkisine içkin anksiyete ve arayışın yeniden aktif oluşuyla, eksik (tamamlanmamış) bastırılması ; benzerlerle olan ilişkilere has ödipe bağlı agresif ambivalan özdeşleşmeden ortaya çıkan babanın idealleştirilmesinin narsistik bozuluşu olarak tanımlayacağımız şekli’ [13].

Demek ki Ödip kompleksi Freud’ün varsaydığı gibi kültürün kaynağı ve nedeni değil, tam tersine çöküşününün sonucudur.

Ayrıca Lacan, kuramında süperegoyu ön plana çıkartmak için giderek Ödip kompleksine daha az önem verecektir. Birçok yazıda, simgesel yasanın, yani ona göre her kişinin içselleştirdiği ensest yasağının, Ödip kompleksinden geçmek zorunda olmayıp doğrudan doğruya süperegodan gelebileceğini ileri sürmüştür. Lacan böylece, süperegoyu Ödip kompleksinin mirasçısı yapan Freud’ün tersine, insan cinsinin özünde olan ve Ödip kompleksinden daha önce ortaya çıkmış olan süperego ile evrensel boyutu ortaya çıkarır [14]. Seminerinde sözettiği nadir klinik olayların birinde, bir müslüman hastanın semptomunu Ödip kompleksinin sonucu olarak değil, toplumsal ya da geleneksel yasa (bu durumda islam yasası) ile hastanın çocukluğuna dayanan travmatik bir olayın süperegonun içinde doğrudan doğruya çatışmasının sonucu olarak yorumlar. O dönemde, Lacan süperegoyu, kişinin yasa ile ilişkilerinde bir gerilime yol açan, kişinin içindeki bir bölünme olarak görmektedir [15].

Özet : Ödip’un evrenselliği ve babanın yeri

1°) Ödip hakkında

Freud ve Lacan’ın yazılarını gözden geçirdikten sonra, Ödip kompleksinin ve buna bağlı olarak babanın yerinin ve rolünün birbirinden tamamen iki farklı görüşü olduğunu görüyoruz. Yorumcular bu iki ayrı görüş arasında tereddüt etmektedir.

Bir yorumlamaya göre, Ödip kompleksi evrenseldir. Bu, antropologların eleştirilerine rağmen, Jones gibi yandaşlarının savunacağı Freud’ün düşüncesidir. Bu kişiler, baba rolünün yer değiştirip ailenin gerçek babasından başka temsilcilerce üstlenilebileceğini açıklayarak, Ödip kompleksini ve babanın rolünü kurtaracaktır. Gerçekten de bu açıklama önemlidir çünkü aksi halde annenin çocukları ile yalnız kaldığı her durumun patojen olduğunu düşünmek gerekir. Oysa bunun yanlış olduğu ve babanın rolünün örneğin baba vefat ettiği zaman da devam edebileceği bilinmektedir. İkinci bir yorumlamaya göre - kültürcü bir yorumlama- Ödip kompleksi evrensel değildir. Tam tersine, bu komplekse belli kültürel, ailevi ve toplumsal koşullar yol açar. Uzun seneler boyunca Lacan bu kanıdadır ve böylece neredeyse Amerikan kültürcülük ekoluna katılır.

Ancak, Ödip kompleksinin yapısalcı bir görüşü oluştuğundan dolayı, Ödip’in evrenselliği Lacan’da ve yandaşlarında da görülmektedir. Bu yorumlamada, baba kişiliğinin ya da kastrasyon tehditini veya otoroteyi temsil etmesi gereken şu veya bu kişinin üzerinde değil de, insanın içinde olan bir gereksinimin üzerinde durulur. Lacan’a göre, bu gereksinimin birçok nedeni vardır. Bir taraftan, anne ile olan iki yönlü ilişki ve bu ilişkiden kaynaklanan isteğin (Lacan’a göre istek daima anneden farklı birşeye çevrilidir) ortaya çıkmasını ve psikotikleşmeyi önleyen anneden ayrılmanın gerekliliği. Diğer taraftan ise, imkansızlığın (kelimelerle nesnelerin birbirine uymasının imkansızlığı, herşeyi şöylemenin ve sözlemek isteneni tam olarak söylemenin imkansızlığı, vs.) ve çokanlamlı insan dilinin özellikleri. Ensest yasağı ve toplumsal yasanın benimsenmesi, Ödip kompleksinin kastrasyon tehditinden daha çok, bu özelliklerden kaynaklanıyor. Lacan’ın ‘yasak’ (‘inter-dit’ [*]) kelimesi üzerinde yaptığı ve Fransızca’da açık olan kelime oyunu da buradan geliyor : yasak herşeyden önce söylenemeyen ya da kelimeler arasında söylenen şeydir.

2°) baba hakkında

Freud’de babaya verilecek rol hakkındaki karasızlığı gördük. Kimi kez kastrasyon tehditini birçok kişi temsil eder (anne-baba ve anne ile babanın yerini dolduran tüm kişiler), kimi kez ise baba kişiliğinin üzerinde durulmuştur (babayla ilksel özdeşleşme, primitif babanın cinayeti, süperegonun her iki ebeveynle ancak bazen daha çok babayla özdeşleşmenin sonucu olduğu görüşü, vs.).

Lacan’da anlam belirsizlikler daha da çoktur. 1958’den 1953’e o dönemdeki sosyolojik kuramlara uyarak açıkça babanın ve ailenin çöküşü fikrini savunmuştur. Ödip kompleksini, aile otoritesinin çöküşünün sonucu olarak yeniden yorumlamıştır. Daha sonra, Ödip kompleksi ile baba rolünün yapısalcı bir görüşünü savunacaktır. Bu açıdan bakıldığında, baba rolü, anneye duyulan yoğun isteğin yerine geçen bir gösterenden ibarettir. Ancak, bu görüş babanın toplumsal rolüne kültürcü göndermelerden tamamen kurtulmasını sağlamaktayken, Lacan babanın rolünü adlandırmak için anlamı belirsiz bir dini eğretileme seçmiştir : Katolik dininde kullanılan terimlere bağlı ve açıkça Katolik topluluğunun babasından, yani Papa’dan esinlenen ‘Babanın Adı’.

Babaların yetkelerini yitirmesi ve psikolojide baba figürünün ön plana çıkması

Bu konuyu ne Freud ne de Lacan kesin bir karara bağlamıştır. Böylece birçok yoruma açık kapı bırakmış, bize keşiflerini sürdürmemiz olanağını sağlamışlardır. Herkes kendine göre baba figürüne son derece bağlı kalıp bu figürü insanın oluşumunun ve onun yasa ve yasakla olan ilişkisinin en temel öğesi haline getirecektir. Çağdaş yorumcular ve eleştirmenler, baba tasarımının özel kültürel ve toplumsal şartlara, yaşadığımız [16], daha doğrusu eskiden yaşadığımız ataerkil toplumların şartlarına bağlı olmasına rağmen, Freud’ün ve Lacan’ın bu tasarıma bu denli önemli bir yer vermesinin nedenleri -bazıları kişisel nedenlerdir- hakkında sayısız yorumda bulunmuştur.

Çocuğun psikolojik gelişiminde babaya verilen önemin 1940’lardan itibaren [17] birçok yazıya konu olduğunu belirtmek gerekir. Geleneksel aile yapıları değişmeye başlarken, ‘anneden yoksunluklar’ ve ‘babanın yokluğu’ kavramlarına ağırlık veren bir aile rahatsızlıkları etiolojisi oluşmuştur. Babaya ikincil bir rol verip anne ile erken ilişki kurulması gerektiğinin üzerinde duran Bowlby’nin bağlanma üzerindeki çalışmalarından sonra, babanın rolü yeniden ön plana gelecek, ailelelerde baba otoritesinin kurulmasına büyük önem verilecek ve, Lacan’ın kuramları doğrultusunda, babanın yokluğu çocuklarda görülen rahatsızlıkların en önemli nedenlerinden biri haline gelecektir. ‘Babanın yokluğu’ eğitimcilerin, pedagogların ve her türlü ruh doktorlarının, anne ile çocuk arasında ‘ayırıcı üçüncü bir kişi’ olmadığında delirme riskini içeren bir felaket vurgusuyla, istedikleri zaman tekrarladıkları bir nakarat şeklini alacaktır.

Oysa, tarihi açıdan bakıldığında, psikolojinin ve psikanalizin babanın rolünü ön plana çıkarmalarının, Batı toplumlarımızda babaların geleneksel otoritelerini kaybetmeleri ile aynı zamana denk geldiğini görmek ilginçtir : çocuklar üzerindeki sonsuz erklerini kaybetmeleri (Baba dayağı’ hakkını ortadan kaldıran 30 ekim 1935 tarihli yasa ), kadınlar üzerindeki yetkelerini kaybetmeleri (1938 : ‘Koca yetkesinin’ ortadan kalkması ; 1942 : dul kadınlar ‘ailenin reisi’ olabilir), anne ve babanın statü eşitliği (1970 : baba yetkesini ‘Anne-baba velayet’ine çeviren yasa), babalık tayininin değişip artık biolojiye bağlı olması (1955 : bir çocuğun babası olunmadığına dair kanıt olarak serolojik analizin getirilmesi ile ‘bioloji gerçeği’ kriterinin hukuksal değer kazanması), vs. Demek ki gerçekten de babaların yasal statüsü değişmiş ve babalar yetkelerini kaybetmiştir. Ama, bu gelişme kadınlar ve erkekler arasında daha fazla eşitlik ve çocukların haklarına ve korunmalarına daha fazla saygı gösterilmesini sağlarken, neden ille de bu kaybın sonucunun insanın gelişiminin ana ilkelerinin çiğnenmesi olduğu düşünülmelidir ki ? Aynı doğrultudaki reformların, örneğin -Fransa’da geç bir tarihte, 1945’de- kadınlara oy hakkını veren reformun, çocukların psikolojilerini olumsuz etkilediğini söyleyebilir miyiz ? Ya da Fas’ta yakın bir zamanda Aile kanununda yapılan reformun, erkeklerin ve babaların yetkesini azaltmasından dolayı, ille de halkın psikolojik sağlık durumlarını kötü şekilde etkileyeceğini ?

Bu koşullar altında, psikanaliz kurumlarının son derece gerici siyasi görüşlerin savunulmasında kullanıldığını görmek oldukça kaygı vericidir. Yakın bir zamanda Fransa’da ateşli bir tartışma kamuoyunu eşcinsel eşler konusunda ikiye bölmüştür. Fransa’da eşcinsel evliliğe izin verilmesi söz konusu olmadığı için, bir anlaşma bulunmuştur : bunu kabul eden iki yetişkinin arasında bir çeşit sözleşme (PACS : Medeni Dayanışma Sözleşmesi). İdeolojik, politik ya da dini açıdan, bu düzenlemeye karşı getirilebilecek kanıtlar ne olursa olsun, Fransız gazetelerinde, bazı psikanalistlerin bu uygulamaya karşı çıkmak için ileri sürdükleri nedenlerin, piskoposların ve diğer muhafazakar sağcılarınkilerle aynı olduğunu okumak oldukça rahatsız ediciydi. Bu nedenler toplumlarımızın temel bir antropolojik kategorisi olarak görülen ve saygı duyulmaması halinde toplumsal kargaşaya ve kişisel deliliğe yolaçabilecek ‘simgeselin’ kutsallığına ve dokunulamazlığına dayanıyordu. Lévi-Strauss’un sonra da Lacan’ın ayrıntılı olarak sözettiği ve daha önce gördüğümüz gibi birçok anlamı olan bu ‘simgesel’ kavramının politik bir tepki almak amacıyla alet edilip basitleştirildiğini görmek içler acısıdır. Mezarında Freud’ün kemiklerini sızlatma pahasına da olsa, Fransa’da bu tür görüşleri savunanlar psikanalist-papazlardır, çünkü bu türü ülkemizde bulmak mümkün ! Şüphesiz Türkiye’de daha psikanalist-imamlarınız yok. Tanrı sizi bu soyu bozuk türden korusun !

Derin değişikliklerin meydana geldiği bu kriz döneminde, psikanalizin görevi, tutuculuğu savunmak yerine, yeni ruhsal yapıları ve bilinçaltının uyum sağlamak ve ruhsal yaşamı sürdürmek için yarattığı yeni çareleri araştırıp tanımlamak değil midir ?

III. Babanın çöküşünün prototipik figürü göçmen baba

Fransa’da, bu aile patolojisine ve çocuklarda davranış bozukluklarına yol açan babanın çöküşü teorisi, göç alanında çok sık kullanılmaktadır. Diğer ülkelerdeki durumu bilmiyorum. Birçok yazar göçün yol açtığı psikolojik sonuçları göçmen babaların statüsünün değerini yitirmesi ile açıklamaya çalışıyor. Bu çalışmaların ortak noktası, göçmen ailelerin içinde bulundukları sosyal ve ekonomik şartlar ile babanın bu ailelerdeki simgesel statüsünü birbirlerine karıştırmalarıdır. Aşırıya kaçan psikolojik bir yorumlama, Fransa’da hiçbir entegrasyon politikasının olmamasının aileleri senelerce toplumsal hiyerarşinin en altında kalmaya mahkum ettiğini meydana çıkartmakla yetineceğine, babaların geleneksel babalık görevlerinden istifa ettiklerini öne sürerek onların içinde bulundukları zorluklardan sorumlu tutulmasına yol açıyor.

Bilindiği gibi Fransa’da, gerçek bir entegrasyon politikasının ve ayrımcılıklara karşı bir mücadelenin olmamasından dolayı, göçmenler istatistik açıdan en yüksek işsizlik oranını oluşturuyor, en yoksul mahallelerde toplanıyorlar, meslek eğitimi alma, okulda başarılı olma ve hatta sağlık hizmetlerinden yararlanma olanakları daha kısıtlı. Bu politik yetersizlik, Fransa’nın sömürgeci geçmişi ve eski sömürgeleri ile sürdürdüğü belirsiz ilişkiler ile tamamen ilintisiz değildir. Ne sömürgeleştirme yöntemleri ve yol açtığı sonuçlarla, ne de sömürge savaşlarının getirdiği travmalarla ilgili gerçek anlamda hiçbir ortak bellek çalışması yapılmamıştır. Bu Cezayir olduğu kadar, Çinhindi, Madagaskar, Fas ve diğer eski Kara Afrika sömürgeleri için de geçerlidir.

Göçmen baba hakkındaki psikolojik görüşlerin artması, sözkonusu olan gerçek politik ve tarihi olguların bilinmediğini ve inkar edildiğini göstermektedir, ve göçün harekete geçirdiği ruhsal süreçlerin kesin şekilde incelenmesini engellemektedir.

Bu nedenle, göçmen babalar çoğu zaman yıkılmış, güçsüz düşmüş ya da baba görevlerinden istifa etmiş kişiler olarak gösterilir. İkinci nesil çocukların rahatsızlıklarının babalarının imajının değer kaybetmesi olduğu düşünülmektedir. Bu babalar çocukları ile fazla mesafeli olmakla, yeterince iletişim kurmamakla ve ailenin geri kalanından uzaklaşmakla suçlanmaktadırlar. Çocuklarıyla uyumlu bir ilişkiye yetersizliklerini açıklayacak bir yığın nedenle suçlanmaktadırlar: Fransızca’yı iyi konuşamama, düşük eğitim seviyesi, okuma-yazma bilmeme, zor çalışma şartlarından dolayı bitkinlik, oturulan yerin kurallarına uyum sağlamaya çoğu zaman daha elverişli görünen bir eşin gerisinde kalma, vs. Bu betimlemelerde, babanın kişiliği ile rolü karıştırılmakta ve daha önce gördüğümüz doğrudan doğruya Lacan döneminden kalma eski baba otoritesinin çöküşü şeması yeniden kullanılmaktadır.

Ancak, Freud’e ya da Lacan’ın daha sonra ortaya koyduğu Ödip kompleksinin daha yapısalcı görüşüne dayanıldığında, babanın rolünü baba rölünün ailede gerçek ve somut bir şekilde uygulanmasıyla özdeşleştirmek mümkün değildir. Baba rolü, yalnızca baba tarafından değil ayrıca anne ve ailedeki ya da çevredeki başka kişiler tarafından da gerçekleştirilmektedir, ve en önemlisi, az önceki betimlemelerin hesaba katmadığı başka birçok etkene bağlıdır.

Ayrıca, bu yorumlamalarda kültürel boyut tamamen göz ardı edilmektedir. Zira baba ile çocuklarının arasındaki mesafe 1950’lerden beri çok savunulan ünlü ‘babanın yokluğu’ ile bir tutulmaktadır. Somut olarak hazır bulunan, çocukları ile sürekli iletişim kuran ve günlük hayatın tüm ayrıntılarına karışan bu Batılı ‘yeni baba’ modeli, başka kültürlerde çok farklı olan baba olma tarzına uygulanmak isteniyor. Mağrip’in ve hatta Türkiye’nin kırsal kesimlerinin geleneksel kültürlerinde baba, rolünü çocuklar ve anne ile arasında belli bir mesafe koruyarak yerine getirmektedir. Bu bölgelerden gelen bir babanın kızları ile cinsel hayatlarını, doğum kontrol hapı kullanımlarını ya da onların canını sıkan özel problemlerini tartışmaya başlamasını düşünmek zor. Baba ile çocuklar arasında üçüncü bir kişi şart, ve aradaki bu iletişim rolünü anne üstlenmektedir. Bu nedenle pedagog ve eğitimci ya da psikolog ekiplerinin, anne-babaları suçlayarak onları yaklaşımlarını tamamen değiştirmeye teşvik ettiklerinde, bu ailelere verdikleri zararları düşünmek mümkün oluyor. Çocuklara gelince, ergenlik çağına özgü nesiller arası çatışmaları körükleyip sertleştirebilecek birbirlerine ters düşen tasarımlar arasında çelişkiye düşmektedirler.

Anne-baba ideallerinin küçümsenmesi

Kliniğin ortaya çıkardığı en önemli etkenlerden biri, babaların çöküşü ya da istifası değil, Fransa’da önde gelen sosyal söylemin anne-baba ideallerini küçümsemesinin olumsuz etkisidir. Hiçbir entegrasyon politikasının olmaması, politikacıların göçmenlerin uyumlaştırılması hakkında sessiz kalması ile daha da kötü bir hal alıyor. Bu sessizlik, halkçı ve ırkçı söylemlerin yayılmasını ve göçmenlere karşı düşmanlık ve kuşku duyulmasını sağlıyor. Yabancı Fransa’da kesinlikle istenilmiyor [18]. Hoş görülmesinin tek şartı görünmez, şeffaf, Fransız toplumunun içinde tamamen erimiş olması ve kendi kültürünü ya da dinini açığa vurmaktan vazgeçmesidir. Bu nedenle, göçmen anne-babalar ve çocukları ödenmesi imkansız bir borç olarak nitelendirilebilecek kaçınılmaz bir çatışma ile karşı karşıyadır.

Gerçekten de, göç birden bire, göçmeni, hem yakınlarını hem de atalarının, kültürünün ya da dininin adına geleneğin gerektirdiği şekilde aktarmayı kendine görev bildiği idealleri ülkesinde bırakmış olmanın getirdiği ihanet etmiş olma ve suçluluk duyguları ile karşı karşıya getirir. Fransa’ya gelince, kendisinden söz edilmemesi için ve Cumhuriyet’i rahatsız etmemek amacıyla entegre olmak için elinden geleni yapar. Onu karşılayan ülkeye borcunu ödemeye çalışır. Peki o zaman atalara ve geldiği topluluğa olan borcunu nasıl ödeyecektir ? Ağırlayan ülkeye mi yoksa atalara mı ? Özel borç ve kamu borcu arasında bir ikilik oluşur. Baba en doğrusunu yapmak ister ve çocuğunu entegrasyona iter. Ancak oğlu başarılı oldukça, babanın atalarına olan borcu artar. Çünkü oğulun başarısı atalara aykırı gelir, atalar babaya şu önemli soruyu yöneltir : ‘oğlunla ne yaptın ?’ Nesiller arasındaki uçurum o kadar büyür ki, oğul kısa zamanda başka birine, Cumhuriyet’e, okulun kara tahtasına, borçlarını ödeyen gerçek bir yabancı haline gelir. Yanlış anlaşılma çok büyüktür çünkü oğula yapılan suçlamalar babanın daha önce istediği başarıdan kaynaklanıyordur. Bundan ötürü çocuk içinden çıkılmaz bir ikilemin karşısında bulur kendini. Eğer entegre olmayı başarırsa, anne-babasının dile getirdiği isteği yerine getirmiş olacak, ancak herşeye rağmen geldiği kültürün kurallarından ve referanslarından uzaklaştığı için aynı zamanda onlara ihanet etmiş olacaktır. İhanet ve suçluluk duygusu daha da artabilir çünkü çocuk, okuldaki ya da toplumdaki başarısından ötürü, kendini ebeveyenlerinin kültürünü hor gören söylemlerin suç ortağı gibi hissedebilir.

Bu şema işçi çocuklarının başarısı için de geçerlidir çünkü onlar da sosyal yükselişlerinde geldikleri gruba ihanet duygusu ile karşı karşıya kalır. Bu nedenle, okuldaki birçok başarısızlık, bu suçluluk duygusu ile karşı karşıya kalmayı önleme amaçlı nevrotik bir ketlemeye bağlıdır.

Babayla ve grup idealleriyle ilksel özdeşleşme

Anne-baba ideallerinin küçünsenmesi Ödip sürecini doğrudan doğruya etkiler, çünkü bu anne ve babayla olan özdeşleşme oyununu bozar. Ama, göçmen anne ve babaları suçlamaya son vermek için, bu süreçte devreye giren mekanizmalar kesin bir şekilde tanımlanmalıdır. Bunun için Freud’ün özdeşleşme ve, kişi, ya da ego, ile topluluk arasındaki ilişki hakkındaki varsayımlarını yeniden ele almak gerekir.

Kitle psikolojisi ve Ben analizi [19]’nde, Freud’ün babaya ilksel ve erken bir özdeşleşmenin üzerinde durduğunu gördük. Çocuk (Freud’e göre erkek çocuk) babasını ideali yapar. Freud, aynı yazıda, grupların (veya Freud’ün en son çevirilerine göre kitlelerin) oluşmasını, grubun her bireyinin tek ve ‘dış’ bir nesneyi ego idealinin yerine koyması ve dolayısıyla grubun diğer bireyleri ile özdeşleşmesi olarak tanımlamıştır. Freud’e göre, kitle ilk kabilenin [20] yeniden canlanmasıdır ve ilk baba kitlenin [21] idealidir.

Freud’ün ikincil kitleler olarak adlandırdığı şeyi tanımlamak için, yaptığı çalışmaya izlenerek, her grubun veya her topluluğun bir veya birçok ideali benimsemeye yönelik bir aidiyet duygusuna dayandığı varsayılabilir. İkincil kitleler Freud’ün çalışmasında örnek olarak tanımladığı geçici ve fanatik kitlelerin karşıtı olan sağlam ve dayanıklı topluluklardır. Babayla ilksel özdeşleşme aslında, babanın -ve ebeveynlerin- ait oldukları ve içeriğini değil de sadece aidiyet isteğini, yani libidinal bir yatırımı, aktardıkları grup veya gruplarla özdeşleşmedir. Anne-baba ve onların yerini dolduran kişiler tarafından üstlenilen baba rolü, çocuğun ruhsal alanını toplumsal ilişkilere açmasına denk düşer. Bu toplumsal ilişkilere katılmanın yolu anne ve babadır. Bu aktarımda her zaman bir vazgeçme, terk etme ve fedakarlık payı vardır çünkü nesilden nesile toplumun gerektirdikleri değişmekte ve ataların idealleri değiştirilmeden uygulanamaz hale gelmektedir. Her kültürde ergenlik çağındaki çocuk ile anne-baba ilişkisinin özünde olan bu evrensel çatışmaya, göç ya da sömürgelik durumunda kültür farklılığı ve uyuşmazlığından kaynaklanan bir çatışma eklenir. Oysa, anne-babanın kültürü küçümsenirse, vazgeçme ile yaratımın birbirine karıştığı bu ruhsal aktarma çalışması engellenmiş olur. Freud’ün tanımladığı gibi babaya beslenen duygular arasındaki karşıtlık artar. İdealleri grup tarafından küçümsenen babaya karşı çıkmak imkansızlaşır : baba imgesel açıdan zayıfladığından karşı çıkma dayanılmaz düşmanlık duyguları uyandırır.

Pierre Legendre ve Devletlerin anne-baba rolü

Bu doğrultuda, Lacan yanlısı psikanalist ve hukukçu olan Pierre Legendre, baba rolü ile kurumların (iktidardaki kurumlar, dini kurumlar, adli kurumlar, medya ya da sanat söylemleri, vs.) rolü arasındaki ilişkiler hakkında bir kuram geliştirmiştir. Böylece göçmenlerin kliniğinin bize gösterdiği şey hakkında bir genelleme yapmıştır : ‘Baba kurumu’ diye adlandırdığı baba rolünün gerçekleşebilmesi için ortada iki katın olması gereklidir. İlk kat en bilinen aile katıdır : babayı anne isteğinin referans yeri olarak üçüncü kişi haline getirir. Bu kat, anne ile çocuğun ayrılmasına yol açan açılım ve özgürlük alanıdır. Diğer kat kadar önemli olmasına rağmen, ikinci kat daha az tanınıyor. Bu kat, adına her kişinin simgesel yasaya göre kendini düzenleyeceği ve yine baba rolünün etkisini göstereceği, her toplumun kendine göre belirlediği saltık tasarım düzeyinde yer alır. Bu kat, geleneksel olarak içeriklerini dini, adli ya da politik söylemlerden alan (Allah Baba, Anavatan, vs.) kurgulardan ve söylencelerden oluşmaktadır. Pierre Legendre, bir taraftan aile sahnesine ve diğer taraftan da ‘diğer sahne’ye -yani kişiliğin ve isteğin öznel olgularının oynandığı bilinçaltı- kurumsal ve toplu simgesel bir kefil gerektiğini göstermek için ‘Devletlerin anne-baba rolü’’den sözetmiştir.

Bu iki düzeyli montaj nasıl işler ? Bunu anlamak için, toplumsal tiyatroda sahneye konulan saltık Referans’ın kişiye yöneltilen bir talep ilettiğini düşünmek gerekir. Toplum, insanlık ya da kültür, ya da tanrı, ya da vatan, ya da ulus, vs. adına, kişiye kendi kendinden kopması talebinde bulunur. Kendi kendine yetmediğini, ve nesiller ve cinsler arası oyunun delilik dışında kurulabilmesi için kendi özünde bulunan ve her insanın kendiliğinden görmeyi reddettiği, bilinmeyenden, yokluktan, imkansızdan ve eksiklikten oluşan boyutu kabul etmesini talep eder. Babanın ayırıcı rolü ve kastrasyon tehditi, sadece onlara gerçek anlamlarını veren Bütün’den -Baskıcı Büyük Bütün- vazgeçmeye dayanan bu kurumsal talebe kıyasla işler.

Az önceki açıklamalar, baba rolünün ve ödipyen süreçlerin, toplumsal ve kurumsal söylemlerdeki eksiklikler ile sapkınlıkların etkisiyle, nasıl alt üst olabileceğini ve anne-baba’nın kişiliğinin veya anne-babanın bulundukları davranışların bununla bir ilgisi olmadığını daha iyi anlamayı sağlamaktadır.

IV. Tartışma : Ödip kompleksinin klinikteki yeri

Bu çalışmanın başında sorulan soruya geri dönelim : Ödip kompleksi evrensel midir ? Kültüre veya toplumların tarihi gelişmine göre farklı mıdır ? Bu soruyu yanıtlamak için, Ödip kompleksinin en az iki farklı anlamını ayırdetmek gerektiğini gördük. Bir taraftan, anne ve baba ile ilgili fantazmların, isteklerin ve özdeşleşmelerin tamamı olarak görülen Ödip kompleksi. Diğer taraftan ise, öznelleştirici, yani Lacan’a göre özne’nin ortaya çıkmasından -bu aşağı yukarı kişiliğin nevrotik oluşumudur- sorumlu olarak görülen Ödip kompleksi. Bu açıdan bakıldığında, Ödip kompleksi yasanın benimsenmesi için gereklidir. Söz konusu yasa, Lacan’ın düşündüğü simgesel yasa olduğu kadar, bir topluma beraberce yaşamayı sağlayan tüm toplumsal yasalardan oluşmaktadır.

1) Ödip fantazmlarındaki değişiklikler

Analiz ya da psikoterapi sırasında hastalarda ne görüyoruz ? Narsistik ya da borderline patolojilerin arttığını anlatan kaygı verici bazı yazarların tersine, kendi deneyimim kısa olmasına rağmen, beni daha iyimser yapıyor. Bana göre, hastaların konuşmalarında ortaya çıkan Ödipyen fantazmlar ve rüyalarındaki, semptomlarındaki ve kaçırılmış eylemlerinde transfer hala mevcut. Hasta psikanaliz kuramına ne kadar alışık olursa olsun, bu fantazmların ve bu transferin tedavi sırasında keşfedilmesi, hala aynı şaşkınlık, utanç, tiksinti ve kuşku duygularını uyandırıyor. Bu konuda en çok bilgisi olanlar bile diğerleri kadar şaşkınlığa uğruyor.

Gerek pozitif bir Ödip’e gerek ise negatif ya da ters bir Ödip’e bağlı fantazmlar konusunda, Freud’ün betimlemeleri hala geçerliliklerini korumaktadır. Kendimize şu soruyu sorabiliriz : fantazmlar toplumsal ve tarihi değişimlerle ve kültüre göre değişiyor mu ?

Gerçekten de, anne-baba rolleri ve aile yapıları değiştiğinde, anne-babaya yönelik Ödipyen isteklerin, fantazmların ve özdeşleşmelerin hiçbir değişikliğe uğramadığını düşünmek güçtür. Freud’ün, tek başına otoriteyi temsil eden mesafeli baba ile sadece çocuklarının bakımıyla ilgilenip onlarla bir sefkat ilişkisinde bulunan anne görüşü, artık çağdaş ailenin gerçeklerine uymuyor. Baba anne ile ev işlerini ve çocukların -en küçüklerinin bile- bakımını paylaşırken, babaya hiçbir libidinal duygu yatırımı yapılmadığını düşünmek artık imkansızdır. Ayrıca özdeşleşme ona özel değildir, anneyi de ilgilendirmektedir. Hastalarımız bize sık sık annelik yapan babalardan ve otoriter ve mesafeli annelerden sözetmektedir. Bu hastaların öznellikleri, ruhsal düzenleri bundan ötürü dayanıksızlaşmış mıdır ? Hamilelikten ve doğumdan hemen sonra gelen anne ve çocuk arasındaki şefkat dolu yakın bir ilişkinin ayrıcalığı tek olasılık olmaktan çıkmıştır. Artık erken yaşta evlat edinmeyi, çocuğun biolojik anne-babasının yerini dolduran kişiler bulduğu yeniden oluşmuş aileleri hesaba katmak gerekmektedir. Belki de yakında iki erkeğin veya iki kadının bebeğin bakımını üstlendiği eşcinsel ebeveynlerden oluşan ailelerden gelen hastalarımız olacaktır. Yakın bir gelecekte büyük olasılıkla kiralanmış rahimlerden gelen veya tamamen suni hamileliklerin sonucunda dünyaya gelen çocuklarla karşılaşacağız. Zaten anne ile çocuğun erken ayrılması yeni bir olay değildir. Freud’ün zamanında bile birçok çift bebeklerini köylerde bakıcılara emanet ediyordu ve çocukla ilişkileri çok nadirdi...

Aynı şekilde, Batılı çekirdek aile örneği şemasından uzaklaşılınca, Ödipyen fantazmlar değişebilir.

Malinowski’den beri antropologların araştırmaları birçok çeşitli aile yapısı, anne-baba yapısı, anne-babaya ve onların yerini dolduran kişilere verilen rol ve görev olduğunu ortaya çıkartmıştır. Bu koşullar altında, otoritenin yükü biolojik baba ya da annenin eşi tarafından taşınmadığı zaman, kastrasyon tehditi temsillerinin, bu kişiyi rüyalarda veya fantazmlarda ortaya çıkartmayacağını tahmin etmek kolay olur. Onun yerine totem hayvanları veya ölü atalar belirebilir. Batılı olmayan bir kültürde gerçekleştirilen psikanaliz amaçlı en derin çalışmalardan birinde, psikanalistler (Dakar’da - Senegal- Henri Collomb ile çalışan Ortigues çifti) babaya beslenen düşmanlık duygusunun kardeşlere karşı bir rekabet duygusuna dönüştüğünü ortaya çıkartmıştır. Bu yazarlara göre, bu kültürlerde baba imajı ile doğrudan doğruya çatışmak imkansızdır, çünkü aslında otoritenin sahipleri baobap ağacının simgelediği atalardır. Onlara göre ata ile çatışmak hiçbir işe yaramaz, ata ‘erişilmezdir’. Dolayısıyla, düşmanlık duygusu başka imgelere çevrilir : amcalar, dayılar, kardeşler. Ayrıca, bu toplumun bir bireyi için, cinsellik ve cinsel güç sadece babayı değil tüm grubu ilgilendirir. Bunun sonucunda, bu kültürde gerçek bir kastrasyon tehditi değil yerine grup tarafından terkedilme tehditi bulunmaktadır. Gerçekten de, klinik, Kara Afrika’dan gelen hastaların rüyalarında, baba figürünün çok nadir olduğunu, onları öldürmek için kovalayan hayvanlarla, doğal tehlikelerle ya da yüzü olmayan silahlı adamlarla karşılaştıkları tehdit ve tehlike durumlarına çok sık rastlandığını ortaya koymaktadır.

Anneye ya da babaya duyulan ve Ödip kompleksini oluşturan düşmanlık Batılı veya Batılılaşmış kişilerde sansürlenmemiştir ve dolaylı şekilde, örneğin rüyalarda, görülmektedir. Anne-babayla çatışma tabu olmaktan çıkmıştır ve hatta artık kişiliğin uyumlu şekilde gelişebilmesi için gerekli olduğu düşünülen ünlü ‘ergenlik krizi’ hakkındaki toplumsal söylem ile değer kazanmıştır. Geleneksel ataerkil kültürlerde durum farklıdır : ebeveynler, özellikle baba, kutsaldır. Baba ile ilgili saldırgan fantazmlar çoğu zaman üstü kapalıdır, uzun zaman boyunca dile getirilemez ve hastalarda büyük bir korku yaratır. Faslı hastalarımdan biri babasını idealleştirmiş ve ona karşı şekfat dolu bir bağlılık sergilemekteydi. Annesine karşı ise düşmanlık duygularıyla doluydu ve ona karşı bu siteminin nedenlerini dile getirmeyi başarmak senelerini almıştı. Çocukluğundan beri annesinin onu istemediğini ve hatta ondan hamileyken kürtaj olmaya çalışmış olduğu inancını taşıyordu. Bu fantazmların yarattığı korku ve suçluluk duygusu onu, ancak seneler süren bir psikoterapi ve bu duyguların dile getirilmesi sonucunda kurtulduğu ciddi bir çöküntüye sürüklemişti.

Bazen bu fantazmların dile getirilmesi ya da kabul edilmesi o kadar imkansızlaşır ki yaşam içinde kimi koşullarla yüzeye çıkmaları veya yeniden etkinleşmeleri bir akut deliran atağa yol açabilir. Bu durumlarda sanrısal yaşantı içinde, bazan açıkça ifade edilen anne-baba ile ensest anıştırmalarına rastlanır.

Göç durumu da, Ödip fantazmlarına belli bir özgünlük kazandırır. Yakın bir zamanda genç bir Türk hasta bana bunun örneğini göstermiştir. Bu genç adam aynı anda hem heteroseksüel hem de homoseksüel ilişkilerde bulunmaktaydı. Eşcinsel olduğunu ileri sürmüyordu ancak cinselliğini anlamaya çalışmaktaydı. Tedavisi sırasında belli bir durumun hayatında yinelendiğini fark etti. Her seferinde ne yapıp yapıp evli erkekleri cezbedip onları onunla birlikte eşcinsel doyumu keşfetmeye itiyordu. Kısa süre önce böyle bir adamı Türk asıllı olduğu için ayartmaktan duyduğu büyük zevk onu çok şaşırtmıştı. Fikir çağrışımları ve bazı rüyalar sayesinde bu ilişkilerin altında yatan fantazmı dile getirebildi. Amacı babasını annesinden uzaklaştırıp ilgisini kendine çevirmek için, babasını cezbetmektir. Ancak, onun için önemli olan, düşünülebileceği gibi ‘negatif’ bir Ödip doğrultusunda babasının sevgisini veya şefkatini kazanmak değildir. Elde etmeye çalıştığı şey, ona karşı her zaman ilgisiz veya horgörülü davranan babasından intikam almaktır. Küçüklüğünde kendi kendine şu düşünceyi dile getirdiğini hatırlar : ‘Bir gün seni utandıracak öyle birşey bulacağım ki, bunu bütün hayatın boyunca hatırlayacaksın’. Yani fantazmın düğüm noktası babayı tüm Türk topluluğu önünde eşcinsel olarak göstermektir. Ve intikam fantazmı sadece, bu baba içinde bulunduğu topluluğa son derece entegre ve bu topluluğun düşüncesine önem veren bir Türk göçmen olduğu için anlam taşımaktadır. Hatta bu hastanın durumunda, eşcinsel libidinal yatırım babaya değil daha çok yanında büyüdüğü bir ağabeye yöneliktir.

Göç durumunun bazen Ödipyen fantazmların gerçekleştirilmesine yollaçtığı da oluyor. Bunun örneğini, baş ağrısından ve Türkiye’den gelen kuzeni ile zorla evlendirildiğinden şikayet eden genç bir kız hastada karşılaştım. Görüşmelerimiz sırasında babası ile ensest nitelikli bir ilişki içinde olduğu meydana çıktı. Baba kız birlikte uzun yürüyüşlere çıkıyor, ve bu yürüyüşler sırasında baba kızına bol bol iltifat ediyor, ona onu ne kadar sevdiğini ve ona ne kadar hayran olduğunu, tek sırdaşı olduğunu ve onun için bir babadan çok bir arkadaş olduğunu söylüyordu. Bu açıklamalarının çoskusu ile, ona dokunuyor, onu öpüyor ve ona karşı pek net olmayan başka hareketlerde bulunuyordu. Bu hastanın durumunda şaşırtıcı olan, babası ile olan ensest nitelikli davranışlarından sözederken son derece açık saçık konuşması ve ayartıcı, cilveci ve tahrik edici tutumuydu (makyaj, kısa etek, alkol kullanımı, vs.). Herşey geldiği kültürün en şiddetli şekilde yasakladığı şeyin bastırılmadığını göstermektedir. Baba ve kızının ensest nitelikli istekleri Türkiye’de bu şekilde ortaya çıkabilir miydi ? Toplumsal denetimin bu kadar sıkı olduğu geleneksel bir çevrede kuşkusuz böyle bir şey imkansızdır. Peki o zaman gelinen ülkedeki toplumsal baskının yasakladığı şeylerin, göç durumunda bu yasağın kalkması ve yasağın içselleştirilmemesi nedeniyle, gerçekleşebilir hale geldikleri varsayılabilir mi ? Grubun orada koyduğu yasa burada gerçersizdir. Baba ve kızı bu sınırı aşarak kendilerini yasaktan kurtulmuş hissederler.

Aynı şekilde, göçmen kadınların statü değişikliği, çiftin dengesini bozacak Ödipyen fantazmların yeniden etkinleşmesine yol açabilir. Kadın yeni bir yetke kazanır. Devlet yardımlarından gelen para ona yollanır ve bu parayı o idare eder. Bazen gelinen ülkeye açılması, aynı kökenli başka işçilerle şantiyeye yollanan kocasından daha kolaydır. Gitgide özgürleşen bir kadınla bu değişimin afallatığı kocası arasında bir mesafe açılır. Ne var ki, çoğu zaman, bu değişimin yeni toplumsal koşulların değil de, babaya duyulan ve kocanın değer kaybetmetsine yol açan idealleşmiş bir sevginin yeniden etkinleşmesinin sonucunu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Benzer bir mesafe baba ile, anneyle işbirliği yapacak olan çocukları arasında da açılabilir. Anne çocukların sırlarını saklayacaktır, birlikte babaya karşı bir ortaklık kuracaklardır ve babayı düşman olarak göreceklerdir. Sık sık anne ile bu ensest izlenimli ilişkiden dolayı tamamen şaşkına dönen ve babanın dışlanmasına katıldıklarından kendilerini son derece suçlu hisseden genç adamlarla karşılaşıyoruz. Aralarından biri, iyi bir öğrenci ve özel psikolojik bir sorunu olmayan liseli bir delikanlı, bir gün böyle şaşkın bir durumda ve anlayamadığı bir saldırganlık içinde bana gelmiştir. Birkaç gün sonra, babası ile bir kavga sırasında, babasının kalbine bir bıçak saplayıp ani ölümüne sebep olmuştur. Birkaç hafta sonra, sevdiği babasını öldürmüş olmanın suçluluğuna dayanamayıp, hapishanede intihar eder.

Freud açısından Ödip fantazmlarının, kültürlere ve tarihi gelişmelere göre ve göç durumunda uğrayabilecekleri değişiklikleri teker teker saymaya daha devam edebiliriz ancak bunun psikoterapik çalışmamız açısından pek bir yararı olmaz. Zira bundan alınacak en önemli ders, bu fantazmların anlamını bürünebilecekleri değişik şekillerin ötesinde yorumlamak ve basitleştirici ‘kültürel’ yorumlardan kaçınmak gerektiğidir. Çünkü, sonuçta, önemli olan tek şey bu fantazmların belli bir kişi için taşıdıkları kişisel ve eşsiz anlamdır.

2) Öznelleştirici olarak görülen Ödip kompleksi

Şimdi kendimize Ödip kompleksinin klinikteki yerinin ne olduğunu ve bu kompleksin öznelleştirici olarak değişip değişmediği sorusunu soralım. Lacan’dan sonra (en azından) Fransız psikanaliz geleneğinin, baba figürüne verilen rol ile (baba rolü ve ‘Babanın Adı’ eğretilemesi), Ödip kompleksini insan için en önemli ruhsal düzenleyici olarak ön plana çıkartmış olduğunu gördük.

Bu rol gerçekten de toplumlarımın uğradığı değişimden etkileniyorsa, o zaman sanayi toplumlarımızdaki insanların ruhsal işleyişi derin değişikliklere uğrayabilir. Bu doğru mudur ? Ödip kompleksinin artık toplumlarımızın birçok tabakası için gerçerli olmadığı kanısında olan yazarlar hakkında ne düşünmeli ? Bu değişimleri klinikte görmek mümkün müdür ve bunlar gerçekten babanın çöküşünden, veya bazılarının dediği gibi ‘simgesel’in zayıflamasından mı kaynaklanmaktadır ?

Bu soruların yanıtları tabiki, hem Ödip kompleksi ve babanın rolü hakkında varılan görüşe, hem de bilinçaltı ile topluluğun (toplum, din, politika, hukuk vs.) arasındaki ilişkilerin nasıl göründüğüne bağlıdır.

Bazıları ailenin, yasaların uğradığı değişikliklerin ve bu değişikliklere yol açan toplumsal koşulların, çocukların cinslere ve nesillere göre yönlerini tayin etmelerini engelleyeceğinden korkuyor. Bazı psikanalistlerin kaygı verici söylemlerinde, simgesel rolün zayıflaması ve babanın çöküşü, sık sık, ayrımsız bir cinselliğe ve yaygınlaşan bir enseste yol açacak, cinsler ve nesiller arasında ayrım yapılmaması felaketine bağlanıyor. Cinsel kişiliği ailenin veya anne-baba ciftinin yapısına indirgemek, bu kişiliğin oluşma sürecinin karmaşıklığına pek aldırmamak ve cinsel kişilik kavramını nesne seçimi kavramıyla karıştırmak demektir. Ensest hakkındaki kaygı verici sözler ayrıca birçok alanı birbirine karıştırmaktadır : bir taraftan Ödip öncesi ensest olarak adlandırabileceğimiz şeyi, diğer taraftan Ödip kompleksi sırasında anne-babaya yapılan duygu yatırımını (yukarıda sözedilen Ödipyen fantazmalar), son olarak da ‘toplumsal’ ensesti yani her kültürde bulunan toplumsal ensest yasağına konu olan ensesti.

İlksel nesneden ayrılma : Ödip öncesi ensest

Kliniğin bize gösterdiği daha çok Ödip öncesi ilk ensestin önemidir. Öznellik için son derece önemli olan anneden ayrılma işte bu düzeyde söz konusu olacaktır. Bu ayrılık Ödip kompleksine girilmesinden çok daha önceye dayanmaktadır. À la limite, bu ayrılık gerçekleşmediği zaman, çocuk annenin nesnesi, kendi kendine hiç birşey yapamayan bir uzantı olmaya devam eder. Psikotik hastalar hala annelerinin -bazen de anne-babalarının- nesnesi oldukları hissini dile getirdiklerinde bu bitmemiş ayrılığın en iyi kuramcılarıdır. İlksel nesneden ayrılınmaması, sadece cinsel kişilik sorunları yaratmıyor ayrıca genellikle başka bir kişi olunduğunun kavranılmamasına yol açıyor.

Burada Ödip kompleksinden ve babanın rolünden sözedebilir miyiz ? Ona verilen tüm sorumluluklara rağmen, çocuğundan ayrılamayan bu annenin eşinin oynadığı rol, bu kadına ayrılığa dayanma ya da bu ayrılığın yarattığı kendi bedeninin imajının eksikliğini kabul etme olanağı vermeyen kadının anne-babasının oynadığı rolden daha önemsizdir. Burada Ödip kompleksinden sözetmek gerekirsek, bundan Lacancı bir yaklaşımla, annenin veya anne-babanın simgesel kastrasyona boyun eğmemesi (yani vazgeçme, ayrılma ve eksiklik tecrübesine) sonucunda oturmayan bir yapı olarak söz edebiliriz.

İlksel nesne ile ayrılık ile anne-baba figürlerinden ayrılık süreçlerinin farklı olduğunu belirtmek önemlidir. Anne-baba figürlerinden ayrılık ve vazgeçme ergenlik çağında meydana gelecek ve toplumsal hayat ile aşk hayatını şartlandıracaktır. Tabiki gerçek anlamıyla Ödip kompleksinden bu çıkış, ilksel nesneden ayrılığın gerçekleşmiş olmasını gerektirmektedir, hatta bu ayrılığın gerçekleşmesi için şarttır, ancak apayrı mekanizmalara bağlıdır. Belki de bugünkü psikanaliz teorileri ayrımsıyamadığı şey bu düzeyde bulunmaktadır.

Simgesel kastrasyon ve dil

Eğer Lacan’a göre -yanlış olarak Ödip kompleksi ile bir tutulan- baba rolü Batılı kültürlerimizde zayıflamışsa, o zaman bunun yol açacağı sonuçların tümünü düşünmek gerekir [22].

Yakın bir zamanda, Lacan’ın eski bir öğrencisi, Charles Melman, Fransızca konuşulan ülkelerde büyük beğeni gören bir kitapta, bu mantığı uç noktasına kadar sergilmiştir [23]. Bu yazara göre çağdaş bir ‘yeni ruhsal ekonomi’ ile karşı karşıyayız. Ona göre, baba rolünün silinmesi bilinçaltının cinselliğini yitirmesine neden olmaktadır, bu da Freudyen bilinçaltının ölümü anlamına gelir çünkü bu bilinçaltı dilsizleşmektedir ve bir isteğin tanınmasını sağlamamaktadır. Bir ‘ani zevk’ arayışı, özelliği nesnesinin her zaman kayıp olması ve bu kayıbın getirdiği tatminsizlik olan isteğin yerine alır. Son olarak ta, yine Melman’a göre, dil, İnternet’te kullanılan dil gibi, her kelimenin bir tek nesneye gönderme yaptığı, tek işlevi adlandırmak olan dolaysız ve kesin bir dile doğru ilerlemektedir. Bu koşullar altında, dilin çokanlamlılığı ortadan kalkar, eğretileme artık kullanılmaz, öyle ki bilinçaltının öznesini söylenmesi imkansızla karşı karşıya getirip bu özneyi yaratmak olan dilin başlıca işlevi yok olur. Bilinçaltının oluşması imkansızlaşır, ama bugün konuşulan tüm dillerin bugünkü şekilleri ile çökebileceğini de düşünmeli ! Sonuç olarak, zarar gören öznelleştirme sürecidir, öyle ki bilinçaltının öznesi yok olur. Charles Melman çağdaş insanların, ruhsal işleyişi için gereksiz hale gelen bilinçaltlarına gitgide daha az ulaşabildiklerini iddia eder.

Bu kitabın değeri, simgesel rolün zayıfladığı yönündeki kuramsal çalışmaların, tedavilerin deneyiminden gelen hasta analizlerinden daha çok, bilimkurgusal bir felakete yakın olduğunu ortaya çıkarıyor olmasıdır ! Hatta, yazarın düşüncesini kanıtlamak için anlattığı klinik olaylarda, hastalar işleyiş biçimleri asırlardır süren işleyiş biçimi ile alakasız olan transfere ve bilinçaltına ulaşmaya tamamen karşı koyan gerçek uzaylılar gibi gösterilmiştir. Bunun bizim günlük klinik tecrübemizle hiçbir ilgisi yoktur.

Ancak, Ödip kompleksinden geçişin, bilinçaltını ve insanın kişiliğinin düzenlenmesini sağlam ve kesin bir şekilde biçimlendirip biçimlendirmediği sorusu ile karşı karşıyayız. Eğer bu geçiş bunu yapsaydı, bastırma ve bastırılanın geri gelmesine bağlı semptomların oluşma süreci, hayat boyunca travmalara karşı en önemli savunma mekanizması olarak kalırdı. Ne var ki, bunun doğru olmadığı ortaya çıkıyor. Birçok kişi için, bir takım şartlar, klasik nevrozun freudyen anlamında bir semptomun oluşmasını imkansız kılıyor.

Semptomların oluşmaması

Babanın, otoritenin veya Ödip kompleksinin zayıflamasından genel olarak sözetmek yerine, çağdaş dünyada bu nevrotik semptomların oluşturulmasındaki zorluğa yol açan mekanizmaların nedenini anlamaya çalışmak daha yararlı olur.

Bu konuşmanın konusunun dışına çıkmamak için, Strasbourg’da halen devam etmekte olan araştırmaların izledikleri yönlerden sadece birkaç tanesinden sözedeceğim.

Bastırmaya başvurmanın imkansızlığını anlamak için izlenen model, birinci dünya savaşı döneminde Freud ve o dönemde yaşayan kişilerin tanımladığı travmatik nevroz modelidir. Travmanın psikopatolojisi son derece günceldir ve yeni bir açıdan ele alınmalıdır. Bu psipatoloji tabiki savaş, işkence, suikast ve kaza kurbanları kadar, geçmişteki tüm soykırımlarının kurbanlarıyla onların çocuklarını ve torunlarıyla da ilgilidir. Zira bir travma bir nesilden diğerine aktarılabilir. Bu travmanın bilinçaltında veya topluluğun söyleminde hiçbir tasarımının bulunmaması bastırmayı imkansız kılar. Aktarılan bir sessizlikdir. Geçmişin ve politikanın sessizliğine uyan söylenmesi ve tasarlanması imkansız bir şey. Tüm sömürge savaşları ve soykırımları bu tür olaylara neden olur.

Buradan genişleterek, sanayileşmiş toplumlarımızın bugünkü kliniğinde, toplumsal ve politik söylemlerden tam anlamıyla dışlanmış, toplumun dışında yaşayan ve toplumun onlara yapamayı kabul ettiği yardıma muhtaç birçok kişi olduğunu görmek mümkündür. Emek piyasasından dışlanmış, tüketimden, profesyonel eğitimden, doğru dürüst bir konuttan dışlanmış, bazen de devlet kurumlarına göre varolmayan (kimlik belgesi, oturma müsadesi olmayan), vs. kişiler. Burada söz konusu olan en önemli travma, hiçbir tanıma mekanizmasının bu kişileri istekleri olan özneler olarak göstermemesidir. Olsa olsa, hayatta kalabilmelerini sağlamak için o anlık ihtiyaçları gideriliyordur. Giorgio Agemben [24] gibi bir filozof tarafından doğru şekilde incelenmiş hayatta kalan kişi prototipi, artık toplumlarımızda halkın birçok tabakasını ilgilendiriyor.

Bu klinik incelemelerden çıkarılabilecek sonuç, bastırmadan ve içruhsal çatışmalardan özgürce yararlanabilmesi için, insanın politik ve toplumsal söylemin dile getireceği kurumsal bir taleple ‘varolması’ gerektiğidir. Pierre Legendre ‘devletlerin anne-baba rolü’nü anlattığında kanıtladığı şey budur. Ve göçmen topluluklarındaki küçümseme süreçlerinden sözettiğimizde gördüğümüz şey de budur.

Sonuç

Bu gözden geçirmenin sonunda, psikolojide babanın çöküşü kavramının büyük oranının bir fantazm olduğu sonucuna varabiliriz. Bu söylemler, çok yakın bir zamana kadar hala ataerkil olan toplumlarımızda egemen babanın yetkelerinin azalmasının toplumsal ve politik açıdan bir ilerleme olduğunu kabul etmek yerine, geçmişçi ve gerici bir nostaljiye uğramaktadır.

Ödip kompleksinin bugünkü durumunu incelemek için antropolojik (Ödip kompleksi ve bu kompleksin mekanizmaları kültürden kültüre değişir) ve tarihi (aile ve toplum yapılarının değişmesi Ödip fantazmlarının içeriğini değiştirir) bilgileri hesaba katmak şarttır.

Ancak, herşeyden en önemlisi, başka bir kişi olunmasının nasıl algılandığını şartlandıran Ödip öncesi temel özneyle ayrılma mekanizmalarını, bu erken ayrılığı yeniden meydana getirmelerine rağmen herşeyden önce anne-baba figürlerinin terk edilmesinden ve toplumsal hayata ve yetişkinliği girişten ibaret olan daha sonra ortaya çıkan Ödip kompleksine has mekanizmalardan ayırdetmek gerekmektedir.

Psikanalizin görevi, bilimkurgusal felaketlere dayanan kuramlar sunarak insanların güvensizlik duygusunu körüklemek değil, bizi görmeye gelen hastaların sözlerinden yola çıkarak ruhun yeni düzenlenme biçimlerini, bastırmayı ve klasik nevrotik semptomların oluşmasını engelleyen travmaları tanımlamaya özen göstermektir.

Genelleşen bir deliliğe, dilin ve bilinçaltının bildiğimiz şeklinin yok olmasına doğru hızla ilerlediğimizi iddia etmek yerine, insanın yaratıcı potansiyellerine güvenip ruhun travmaları ve çağdaşlığın yeni gerçeklerini özümlemesi ve simgeselleştirmesini sağlayacak, daha tanınmayan yöntemlere açık kalmamız daha iyi olmaz mıdır ?

[1] FREUD S (1909) Analyse d’une phobie chez un petit garçon de 5 ans (5 yaşında bir erkek çocuğun fobisinin analizi) (le petit Hans), in Cinq psychanalyses (Psikanaliz üzerine beş ders), P.U.F., 1954.

[2] In La vie sexuelle (Cinsiyet Üzerine), P.U.F., 1969.

[3] FREUD S (1921) Psychologie des masses et analyse du moi (Kitle psikolojisi ve Ben analizi), Oeuvres Complètes de Freud, vol. XVI, P.U.F.

[4] Freud (1929), Le malaise dans la culture, p. 290, PUF

[5] Bu görüşlerin ilki Michel Tort (Fin du dogme paternel, 2005, Aubier) tarafından, ikincisi ise Moustapha Safouan (La parole ou la mort, 1993, Seuil) tarafından ortaya çıkartılmıştır.

[6] Bk. TORT M., op.cit.

[7] Bk. 1 Aralık 1954 tarihli seminer sırasında Lacan, J. Hyppolite ve O. Mannoni arasındaki tartışma, in Le Moi dans la théorie de Freud et dans la technique de la psychanalyse, Seuil, 1978, p. 42.

[8] Malinowski B (1932) La sexualité et sa répression dans les sociétés primitives (İlkel toplumlarda cinsellik ve baskı), Payot, 1976.

[9] Jones E (1925) Mother Right and Sexual Ignorance of Savages, International Journal of Psychoanalysis, VI, (2).

[10] Bk. : Claude Lefort (1969) Introduction à Abram Kardiner, L’Individu dans sa société, Paris, Gallimard, cité par Safouan, La parole ou la mort, op. cit., et Spiro M. E. (1982) Oedipus in the Trobriand. Chicago, The University of Chicago Press, cité par Pradelles de Latour (1986) Le discours de la psychanalyse et la parenté, in L’Homme, Anthropologie : Etat des lieux, Navarin/Le livre de poche. .

[11] Bk. : Pradelles de Latour (1986) Le discours de la psychanalyse et la parenté, in L’Homme, Anthropologie : Etat des lieux, Navarin/Le livre de poche ; Christian Geffray (1990) Ni père ni mère. Critique de la parenté, Paris, éditions du Seuil.

[12] Lacan’ın çalışmalarının bu bölümünün ayrıntılı analizi için bölümün, Bk. Zafiropoulos M (2001) Lacan et les sciences sociales, P.U.F., p. 119.

[13] Lacan (1938) Les complexes familiaux, pp 95-96, Paris, Navarin, 1984.

[14] Bk. Zafiropoulos M (2001) Lacan et les sciences sociales, P.U.F., p. 119.

[15] Lacan, J., Le séminaire Livre I. Les écrits techniques de Freud, Le Seuil, 1975, 219 et suivantes.

[*] Arasında-söylenen

[16] Tort Michel, (2005) Fin du dogme paternel, Aubier.

[17] Ayrıntılı bilgi için Bk. Hurstel F (1996) La déchirure paternelle, P.U.F.

[18] Cf. FABER Jean (2000) Les indésirables (İstenmiyenler). L’intégration à la française. Grasset.

[19] FREUD S (1921) Psychologie des masses et analyse du moi (Kitle psikolojisi ve Ben analizi), Oeuvres Complètes de Freud, vol. XVI, P.U.F.

[20] S. 62.

[21] S. 67.

[22] Bk. Marcel Ritter’in Charles Melman’ın kitabı hakkındaki eleştirisi in Analuein n°4, FEDEPSY, Strasbourg, 2003.

[23] L’homme sans gravité. Jouir à tout prix, Denoël,

[24] AGAMBEN Giorgio (1998) Ce qui reste d’Auschwitz, Rivages, 2003 ; AGAMBEN Giorgio (2003) État d’exception, Le Seuil.