Ana sayfa > Çevrimiçi Yayınlar ve Metinler > SÖZLÜ ÇEVİRMEN İLE PSİKOTERAPİK KONSÜLTASYON: faydaları, güçlükleri ve (...)
 

SÖZLÜ ÇEVİRMEN İLE PSİKOTERAPİK KONSÜLTASYON: faydaları, güçlükleri ve sınırları Dr. Bertrand Piret

Perşembe 17 Ağustos 2006, yazan Bertrand PIRET

Sözlü çevirmen ile psikoterapik konsültasyon : faydaları, güçlükleri ve sınırları

Aşağıdaki yazıda RESPIRE ağı çerçevesinde ve Strazburg Üniversite Hastaneleri Kültür ötesi Konsültasyonda sözlü çevirmenlerle yapmış olduğum psikoterapik konsültasyonlardan edindiğim deneyimi aktarmayı amaçlamaktayım. Öncelikle odak noktasını daha iyi ortaya koymak amacıyla, bu uygulamanın çerçevesi açıklanacaktır. Ardından bir sözlü çevirmen ile birlikte konsültasyon yapmanın kendine has özellikleri, faydaları ve güçlükleri anlatılacaktır ; bunu yaparken de psikiyatrik terapiden çok, vakaların büyük bir çoğunluğunda amaçlanan ilk şey olduğu için, psikoterapi konusu üzerinde durulacaktır. Ayrıca psikoterapinin mümkün olup olmadığı ve neyle ilgilendiğinin sorulması “psikolojik acı” kavramını ele almanın en nesnel, öte yandan miktarını belirlemesi zor bir yoludur. Psikoterapi konusu bu yönde bir talep ve konuşmanın, üzerinde çalışılması amaçlanan malzeme olduğu bir uygulama söz konusu olduğunda ortaya çıkar.

 

Sözlü çevirmen ile psikoterapik konsültasyon : faydaları, güçlükleri ve sınırları

Aşağıdaki yazıda RESPIRE ağı çerçevesinde ve Strazburg Üniversite Hastaneleri Kültür ötesi Konsültasyonda sözlü çevirmenlerle yapmış olduğum psikoterapik konsültasyonlardan edindiğim deneyimi aktarmayı amaçlamaktayım. Öncelikle odak noktasını daha iyi ortaya koymak amacıyla, bu uygulamanın çerçevesi açıklanacaktır. Ardından bir sözlü çevirmen ile birlikte konsültasyon yapmanın kendine has özellikleri, faydaları ve güçlükleri anlatılacaktır ; bunu yaparken de psikiyatrik terapiden çok, vakaların büyük bir çoğunluğunda amaçlanan ilk şey olduğu için, psikoterapi konusu üzerinde durulacaktır. Ayrıca psikoterapinin mümkün olup olmadığı ve neyle ilgilendiğinin sorulması “psikolojik acı” kavramını ele almanın en nesnel, öte yandan miktarını belirlemesi zor bir yoludur. Psikoterapi konusu bu yönde bir talep ve konuşmanın, üzerinde çalışılması amaçlanan malzeme olduğu bir uygulama söz konusu olduğunda ortaya çıkar.

1) Strazburg’taki kültürler arası klinikte yürütülen uygulamanın çerçevesi

Sözlü çevirmen ile psikiyatrik konsültasyon uygulamasını Ile de la Réunion’da keşfettim. Sömürgelerde doğmuş olan hemşireler, sömürge bölgenin dili ve aynı zamanda konuşmalarının göndermede bulunduğu pek çok sayıda kültürel özellik içermesi nedeniyle, hastaları bir parça olsun anlamamız için şarttı. Pierre-Stanislas Lagarde de aynı serviste aynı deneyimi birkaç sene evvel yaşamıştı. CHU Psikiyatri bölümünün Dış Konsültasyonlarında bir araya gelmemizden çok kısa bir süre sonra, Strazburg’ta yabancı kökenli hastaların daha rahat bakılacağı yerler oluşturma projemizi besleyen şey, büyük oranda « kültürler arası » terapi ilişkisinden edinilen bu deneyimdi şüphesiz. O sırada sözlü çevirmene başvurma rastlantısal, yani istisnai olarak yapılan bir şeydi ve biz uzun süren bir terapötik ilişkiye göçmen ya da sığınmacı çok az hastanın kendini verdiğini fark ediyorduk. Hastane ile hasta arasındaki ilişkide görülen bu kaybı açıklamak için « kültürel » engelleri kullanmaktansa, biz, bu tür hastalara göre adapte edilmemiş bir kabul biçimiyle hatanın bizde olduğunu iddia ettik, çünkü bu tür bir kabul çok basit olarak insanlara kendilerini ifade etme olanağı vermiyordu !

O sırada serviste stajyer psikolog olarak çalışan Karim Khelil’e Arapça-Fransızca olmak üzere iki dilli konsültasyonlar sırasında yardım ettik ve çok geçmeden önceden rahatlıkla öngörülebilir bir gerçeğin doğruluğunu kavradık : onlara araçlar, en azından dilsel araçlar verildiğinde, hastalar kendilerini terapötik ilişkiye veriyorlardı, randevulara geliyorlardı, konuşmaları git gide daha zengin, daha açık ve gelişmiş bir hâl alıyordu. Bu deneyimden hareketle araştırmalar, seminerler ve dersler ilerlerken, Alsas Göçmenlere Yönelik Sağlık Hizmetleri Merkezi ile sıkı bir ortaklık kuruldu. Klinik, uygulama ve psikopatoloji hakkında gelen yeni sorular çevresinde meslektaş ve arkadaşlardan oluşan küçük bir grup oluşturuldu. Bunun sonucunda da Sınırsız Sözler Derneği ortaya çıktı.

Böylece sözlü çevirmenle çalışma sonucunda edinilen bu olağan dışı deneyim Sınırsız Sözler grubunun çalışmalarının merkezi haline geldi. Buna yönelik olarak 1990-2001 yılları arasında “Psikiyatri, psikoterapi ve kültür(ler)” seminerinin birçok seansı yapıldı. Özellikle seminerin ikinci senesinde, psikoterapiler ve psikanalize kıyasla kendine has özellikleri ve yeri ortaya konmaya çalışılarak, bu uygulamanın beraberinde getirdiği “teknik” konular araştırıldı . Daha yakın zamanda da genç psikologlar veya “aynı zamanda” psikanalist olan sözlü çevirmenlerin yaptığı diğer katkılar üzerinde duruldu (“aynı zamanda” tırnak içerisinde çünkü psikanalist ve sözlü çevirmen olma durumunun aynı anda gerçekleşmesi tam olarak, çevirmenin dinlemesinin kendine özgü boyutunu ortaya koymaktadır ; bu da en azından bu durum için geçerli olmak üzere, bu iki “görevin” ancak yapay olarak ayrılabileceği anlamına gelmektedir).

Bu sistem içerisinde sözlü çevirmenin yeri ve görevleri Karim Khelil’in bu sayıdaki çalışmasının konusunu oluşturmaktadır.

Anadil, iki dillilik ve bunun psikopatolojik sonuçları sorunu ile dinleme tekniği açısından bir dilden diğer bir dile geçiş ; göçmen ve mültecilerle yapılan bu uygulamaya dahil olan profesyonelleri bir araya getiren Sınırsız Sözler kliniği grubunun yaptığı çalışmaların odak noktasıdır.

Bu bir anlamda sınırsız Sözler ekibinin kültürden çok dile vurgu yapmasında yatan özgünlüktür. Ama kesin bir paylaşımdan bahsetmek şüphesiz yanlış olacaktır, çünkü dil kendine karşılık gelen kültürün düşünce sistemleri ve algılarının taşıyıcısıdır ve bunların hiçbirinin kültürle olan ilişkisi dille olan ilişkisinden ayrılamaz..

Bununla birlikte bu ayrımın stratejik bir faydası vardır : yapay bir tekniği (sözlü çevirmenlik yoluyla ana dile erişim) öne çıkararak, kültürün kendi içinde hem görüşme sırasında ciddi bir engel (en kötüsü de medeniyetler çatışmasıdır) hem de var oluştaki eksikliklere çare (kültürel olarak yeniden enjekte etme yoluyla) teşkil eden moda anlayışların göz ardı edilmesinin önüne geçilmesine olanak sağlar. Kültür bu kuramların; bir eksikliğin, bir yokluğun (nostaljiyle karıştırılır) yani bir önyargının temelinde yatan ve “özgün” kültürel dünyaya (zaman zaman zorla) geriye dönmekle giderilebilecek olan ana değişkenini oluşturur. Artık bu çağdaş etnopsikiyatrik görüşlerden hareketle iyi bir biçimde oluşturulmuş eleştiriler üzerinde durmayacağım.

Tabii ki kültürel etkenin önemini inkâr etmek söz konusu değil; ancak kültürel olarak farklılık gösteren, bu belirli alan içerisinde tutarlı bir etnolojik kavram; ayırıcı özellik ve öznelliğin ifadesinin anlaşılması ve kolaylaştırılmasının amaçlandığı klinik ve psikoterapi alanına aktarabilir mi diye sorulabilir. 60lı yıllardan itibaren, Paris’teki Minkowska Merkezi göçmenler için, asıl dil ve kültüre mensup tedavi uzmanlarınca gerçekleştirilen konsültasyonlar uygulamaya başlamıştır. Görünüşe göre çevirmenlere başvurulması daha ileriki bir zamanda olmuş, ancak daha nadir rastlanılan ve onlar için tedavi uzmanının bulunmadığı dilleri konuşan hastaların gelmesiyle gerekli hale gelmiş. Minkowska Merkezi ekibi her zaman etnopsikiyatri ile mesafesini korumuştur. Başka yerlerde, daha çok etnopsikiyatrik bir bakış açısıyla, psikiyatrik ve psikolojik bakımı değişiklikler yaparak göçmenlere adapte etmeye çalışan bazı ekipler var. Göçmen ve mülteci nüfusların ihtiyaçları ve önemi göz önüne alındığında bunların sayısı oldukça azdır. Üstelik bu ekipler yabancılara yönelik psikopatoloji ve psikoterapinin uzmanların (diplomaların artık ağır eğitimlerini gösterir belge olduğu etnopsikiyatrların) işi olması gerektiğinin düşünülmesine yer vermesi sıkıntısını yaşamaktadır.

Sınırsız Sözler’de biz böyle düşünmüyoruz. Bu, bizim hastaların kendi kültür ve alışkanlıklarının tamamen göz ardı edilmesini tavsiye ettiğimiz anlamına gelmiyor ! Sadece etnologun bilgisi ile klinisyenin bilgisinin sahip olduğu farklı çizgileri karıştırmamak gerekiyor. Bu çizgiler belli noktalarda karşı karşıya gelebilir ve birbirini zenginleştirebilirse de, yapılması gereken bir ayrım vardır ve Devereux’ın kendisi de bu konuyla ilgili olarak bu iki bilgi ve uygulama biçimini eşzamanlı olarak uygulamaya koymanın imkansızlığından bahsetmiş, bunun yerine “tamamlayıcılık” terimini önermiştir.

Dahası biz, çalışma alışkanlığında yapılacak bazı değişiklikler yoluyla, birçok klinisyenin deneyimleriyle bu uygulamanın zenginliğini keşfedeceğine ve bu deneyimlerin kaçınılmaz olarak onları karşılaştıkları semboller evrenine ilgi duymaya yönlendireceğine inanıyoruz. Sürgün ve yer değişikliği gibi sebeplerden doğan kültürel mesafelerin sonuçlarını kendileri ölçeceklerdir. Doğal olarak dinlemelerini ve duyduklarını çeviriş şekillerini adapte edeceklerdir. Bu düşüncelerden hareketle 2000 yılı Eylül ayından bu yana Kültürler ötesi Konsültasyon’un profesyonel ortaklarından oluşan ağı geliştirdik ve yapılandırdık ; bunu yaparken de bir yandan psikiyatr veya psikologlar gibi yeni tedavi uzmanları ve oradaki sosyal ve dernekle ilgili aktörlerle güçlendirilmiş ilişkileri bu ağa dahil etmeye, diğer yandan da bunu hastalıkların önlenmesini, erken tedaviyi ve psikiyatri alanına sokmaktan kaçınmayı kolaylaştıracak şekilde . çalışarak yaptık.

Bildiğimiz kadarıyla, Fransa’da özellikle göçmen ve mülteci nüfuslara yönelik olarak yürütülen bir ağa sahip böyle bir yapının başka örnekleri mevcut değil. Ağ biçiminde yapı, bizim savunduğumuz kendine özgülüğün daha iyi anlaşılmasına olanak veriyor; ne yabancı kökenli hastaların kültürel, psikolojik veya psikopatolojik özgünlüğü, ne de onları bakmakla yükümlü “uzman” bakıcıların özgünlüğü bize ait olan bu toplum içinde bu tür nüfusların toplumsal ve dilsel gerçekliğini dikkate alır; ancak tedavinin özgünlüğü bunu gerçekleştirir (bu nüfusların tedavilere ve halen daha konuşma alanlarına daha az erişime sahip olduğu bir gerçektir).

İşte böylece uygulamamızın çerçevesi çabucak çizilmiş oldu.

2) “Üçlü sistem”in etki ve sınırları

Sözlü çevirmen ile çalışmanın klinik ve terapötik etkileri nelerdir ? Bu uygulamanın güçlükleri ve sınırları nelerdir? Aslında, “bakımlara erişim” olarak ifade edilen yardım, kamu sağlığının burada eleştirel bir biçimde ele alabileceğimiz bir hedefine karşılık gelmektedir: Varoluşla ilgili, çözümlerini başka bir çerçeve içerisinde bulmaları gereken sorunların tıp, psikiyatri ya da “psikoloji alanına sokulması” riski yok mudur? Madem bu uygulama yerine vücut diline, mimik ve hareketleri yorumlamaya başvurarak veya hastayla kişisel ilişkisi bulunan üçüncü kişilerle (aile bireyi, arkadaş, komşu...) konuşmayla yetinerek-ya da bunu tercih ederek- terapötik ilişkiler kurmayı başardığını ileri sürenler var; o halde bu konudaki sağduyulu görüşlerin ötesinde geçilerek, sözlü çevirmene başvurmanın yerinde olduğunu göstermek gereklidir.

Sembolik olarak tanıma

Ana dilin iletişim aracı olarak kullanılmasına bağlı etkilerden önce, etkili ilk faktör belki de sembolik etkilerdir. Sözlü çevirmenle gerçekleştirilen uygulamada halen sıklıkla karşılaşılan direnmeler, azınlık dilleri ile ilgili son derece Fransız olan bir politikanın hemen hemen tüm yurda yayılmış bir özümsemesini (onların reddedilmesi, inkar edilmesini) açığa çıkarmaktadır. Sadece göçmenler ve göçmen gruplarının konuştuğu dillerin tanınmakla kalmayıp, aynı zamanda kamuda sözlü çevirmenlik hizmetlerini sağlayan ve düzenleyenin bizzat devlet olduğu Kanada, Kuzey Avrupa ülkelerinde anlaşılmayacak bir tutumdur bu. Bu ülkelerde kamuda oluşturulan bu arzın, sadece sözlü çeviriyle elde edilen teknik faydasının ötesinde, ilgili nüfuslar üzerinde büyük sembolik etkileri vardır . Söz konusu arz; sıkıntı, utanma, değersiz hissetme duygusu (Fransızca’nın kabul görmeyen bir biçimde kötü kullanımına bağlı olarak) veya bakıcılar karşısında talepkar tavırlar sebebiyle daha fazla frenlenmeyecek konuşmaların yapılmasına olanak veren şartları sağlamaktadır. Dilin kabul edilmesinin kurumsallaştırılması beraberinde kişinin özellikle kültürel yapı üzerine yaptığı, ki yanlış anlaşılmaların kaynağını bu yapıdan hareketle değerlendirir, özdeşleştirmelere ve bu konudaki düşüncelerine saygı gösterildiği mesajını getirmektedir.

Tedavi uzmanı açısından bakıldığında etki benzerdir; ana dili tanıma çabası beraberinde kişinin özellikle kültürel olmak üzere sahip olduğu tüm yönlerin tanınması gereğini getirmektedir. Yine de naif olmamaya dikkat edelim. Sözlü çevirmenin varlığı ve ana dile erişim otomatik olarak merak ve açılmayla sonuçlanmaz. Bunun için ayrı bir istek gerekir. Maalesef sözlü çevirmenin görevinin katı bir şekilde araç konumuna düşürüldüğü ve ötekinin sembolik olarak tanınmasının hiçbir şekilde söz konusu olmadığı durumlar görülmektedir.

Tedavi uzmanının illüzyonlardan ve kendini beğenmişlikten arınması

Bu sistemin tedavi uzmanı üzerindeki diğer etkilerini inceleyelim. Çevirmen aracılığıyla zaman zaman çok gelişmiş bir diyalog olması ihtimali, sorunların yakınlığını veya bunların özelliğini fark eden pek çok bakıcıyı yabancı ülkelerle ilgili düşünceleri gözden geçirmeye yönlendirebilir, çünkü bu düşünceler kültürel farklılıkla ilgili kendi düşünceleri olabilir. Ancak aynı zamanda, bazen batı alışkanlıklarından farklılık gösteren özel şartlara göre, görüşme için gerekli düzenlemeleri öğrenmeleri gerekir. İster bu bağlamda tavsiyeler verilmesi için istenmiş olsun, ister tavrı o veya bu sorunun geçerli, erken veya kaba olmadığı fikri uyandırdığı için, bu düzenlemelerin öğrenilmesinde sözlü çevirmenin rolü önemlidir. İçtenci görüşmenin kutsal kabul ettiği model olan “tekli görüşme”nin yeniden sorgulanması, tümdenci isteklerden (hastanın her dediğini kavramak mümkün değildir.) ve egemenlik kaygısından (sözlü çevirmenin konuşmasının tamamını kontrol altına almak mümkün değildir!) arınmış bir başka tür dinlemeyi gerektirir. Bir “dinleme eğiliminde” görülen ve böylece sağlık lehine sarsılan, kendine hayranlığın temelleri bunlardır.

Bu durumun tedavi uzmanlarının (özellikle psikiyatr ve psikologlar için) eğitimi açısından çok değerli getirileri vardır.

Bu ilk düşüncelerden, genel olarak üçlü uygulamayı neyin ortaya çıkardığı ve bu uygulamada ne üretildiğini ifade etmenin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Belki de onu bu uygulamaya sokan istek gibi, tedavi uzmanının kişiliği, zevkleri ve yönelimleri başta gelen unsurlardır.

Sözlü çevirmenler için de benzer bir açıklama kullanılabilir. Oraya daha sonra geleceğiz.

Ana dil kullanımının (veya anadilin yeniden kullanılmasının) kendine özgü etkileri Öyleyse ana dil kullanımının sisteme dahil edilmesinin hasta açısından ne gibi sonuçları vardır?

Fransa’ya yeni gelmiş olan göçmenler veya sığınma talepçileri için bu her şeyden önce bir gereklilik sorunu. Bu sistem olmasa, kendilerini ifade etmek için hiçbir araca sahip olmayacaklar ve bu durumun; onların sürgündeki yeni hayatlarının yönetimler, okul, hastane, doktorlar, Valilik vb ile ilişkileri gibi her alanında doğuracağı yanlış anlaşılmalar ve hayal kırıklıkları kolaylıkla hayal edilebilir. Tıpkı Nancy Huston ve François Cheng’ in bu yeni ülkede karşılaştıkları çocukların en ufak konuşmalardaki rahatlığına gıpta etmek diye tasvir ettiği gibi, sürgünde yaşamış birçok aydın bir anda tüm ifade araçlarından yoksun bırakılmanın ve oradan dönmenin hayal kırıklığını anlatır. Bu durumlarda her şeye rağmen sözlü çevirmeni kullanmamayı tercih eden ve böylece karşısındakileri belli bir seviye ilkel dil kullanımına maruz bırakanların konumu anlamakta her zaman çok zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu tavrı açıklamak üzere ileri sürülen en kabul edilebilir savunmalar sözlü çevirmenle çalışmanın güçlüğüyle ilgili. Bunlara tekrar döneceğim. Bununla birlikte, hiç Fransızca konuşmayan, ne de bir başka Avrupa dilini (İngilizce, Almanca mesela) akıcı bir biçimde konuşan bu ilk gelenlerin büyük bir kısmı kendilerine sunulan imkanı büyük bir kazanç olarak görüyor ve nihayet ekleyebiliriz ki, kendi dillerini konuşmayı kabul ediyorlar. Çünkü biz onlara psikolojik veya psikoterapik görüşmeler çerçevesinde, zaman zaman hâlâ başka şartlar altında kelimelere dökememiş oldukları şeyleri ifade etmelerine olanak veriyoruz. Burada üç özellik önemlidir; önyargı yokluğu (konuştuğu şeyde önemli olanın ne olduğu hastanın yerine ve ondan önce bilinemez), gizlilik (görüşmelerin gizlilik garantisi vardır), ve tarafsızlık (görüşmelerin hiçbir yasal, polislik veya idari bir sonucu yoktur; tedavi uzmanı denilenlerin içeriği söz konusu olduğunda katılımda bulunmaz ve kendi fikirlerinden yola çıkarak tavsiyelerde bulunmaktan kaçınır). Burada da, bu uygulamanın başarılı yürütülmesinde sözlü çevirmen büyük bir rol oynamaktadır.

Bununla birlikte, tedavi uzmanı ile rahatlıkla konuşabileceği hiçbir dili bilmemesine rağmen bazı hastaların sözlü çevirmeni reddettiği durumlarla da karşılaşıyoruz. İşkencenin yapıldığı bir ülkeden gelen hemşeriler karşısında bazen aşılması imkansız bir kuşku söz konusu oluyor. Hiçbir şey bu insanlara sözlü çevirmenin, ona işkence edenlerin davasını gütmediği garantisini vermiyor. Örneğin, bazı Kürt hastalar bir Türk sözlü çevirmeni onlara işkence eden devletin işbirlikçisi gibi değerlendirmemekte büyük güçlük çekiyor. Ve dünyanın pek çok yerinde (Balkanlar, Siyah Afrika vb.) benzer durumlarla karşılaşmak mümkün. Diğer durumlarda, sözlü çevirmeni reddetmenin kendini gizleme açısından bir değeri var; bunun, can sıkıcı kişisel bir sorunu açığa çıkarmama isteği, çarpık bir idari durum yani uydurma bir hikaye gibi, ister istemez keşfedemeyeceğimiz gerekçeleri var. Bu tür vakalarda mümkün olan hiçbir psikoterapik çalışma yoktur. Bunun sebebi bir taraftan çekingenlik, diğer taraftan tedavi uzmanının kendisiyle alakası olmayan bir konuma, yani söylenen bir şeyin doğruluğuna ya da meşruluğuna (yetkililer karşısında) karar veren bir hakim konumuna sokulmasıdır.

Göçmenler Fransa’da birkaç sene geçirdikleri veya Fransızca’nın halen konuşulduğu bir ülkeden geldikleri zaman, bu kişilerin iki dilli oluşu, ana dil karşısında başka etkilere sebep oluyor. Bunlar arasında kimileri için, ana dil günlük yaşamda toplumsal iletişim görevini kaybetmiştir. Ana dil sadece nadir olarak konuşulmakta veya aile içinde sınırlı kalmaktadır. O zaman dillerle ilişkilerde çok farklı bir düzen görülür. Fransızca toplum onayı, mantık yürütme, aydınlanma görülürken; ana dil, içinde geçmişe, çocukluğa, ilk duygusal bağlara yakın göndermeler barındırmaya devam eder. Fransızca’da aşırı bir rahatlık, tercihen ana dil içerisinde bulunan gizli veya bilinçsiz çatışmalar ve istekler karşısında çok katı bir savunma teşkil edebilir. Ana dil çocuklukta bulunan herhangi bir semptomu, bilinçsiz yapılan bir yönelim veya tercihi tespit edebilecek anlamlı sözlerin tamamını içerir. Bir libido yüküyle aşırı ağırlaşmış, yüklenmiş olan bu kelimelerin korku verici yakınlığıyla karşı karşıya kalır ki bu da hastayı bu kelimelerle diğer kelimelerde yaptığı gibi şairane bir biçimde oynamaktan alıkoyar. Bilindiği gibi, ana dile bağlılık bazen öyle bir engel oluşturur ki (aslında çocukluktaki figürlere bağlılığı artırmaktan başka bir şey yapmaz), psikanalize yoğunlaşmak ancak öğrenilmiş ikinci bir dille mümkün olur. Bu figür durumunda, sözlü çevirmenin reddedilmesi, ilk gelenlerde görülen önceki vakalardakinden çok farklı güçlüklere sebep olur. Tedavi uzmanının tavrı incedir. Bir sözlü çevirmenin dayatılması tabii ki kesinlikle söz konusu değildir. Ana dilin reddedilmesini daha çok psikanalitik anlamda bir semptom olarak algılanması gerekir, bir gün onu yeniden çözme şansına sahip olmak isteniyorsa saygı gösterilmesi gereken bir semptom olarak. Peki ama öyleyse, ifade araçları oldukça sınırlıysa, dil üzerinde gerçekten analitik bir çalışma yürütülebilir mi? Bu belki sürgün olmanın etkilerine özgü bir çıkmaz oluşturabilir. Yine belki aktarımın etkileri, kendini vermede artış, öğrenilen dilin farklı bir kullanımı (daha zengin, daha az işlemsel veya “zihinsel”, daha değiştirilebilir ve açık) üzerine yoğunlaşacak ve zamanında gerçek bir çalışmaya olanak veren psikanalitik bir dinleme, her şeye rağmen mümkün olabilir. Ne olursa olsun, eğer analitik çalışma uygulanırsa, ana dilin anlamlı ifadelerine, açık veya örtülü bir biçimde, örneğin başta ikinci dilde aşırı düz olan konuşmayı sıkan, bozan, karıştıran gizli etkenler adı altında, geri dönülmesini gerektirecektir.

Çeviriye özgü etkiler

Yine benzer şekilde iki dil konuşan hastalarda zaman zaman çeviri uygulamasıyla doğrudan bağlantılı etkileri gözlemlemek mümkün . Yakın (ana) dilin « toplum » diline, yani öğrenilmiş dil olan Fransızca’ya çevrilmesi imkanı, o ana kadar duyulmamış ve o an ortaya çıkan aktarımlar kimileri için hatrı sayılır bir sürpriz kaynağı. Her şey sanki çeviri bu iki dilin daha fazla değişkenliğe sahip bir biçimde kullanılmasına, bu iki dil arasında yeni ve olası bir alışverişe olanak verir gibi gerçekleşir ; ki bu da onların tek anlamlı ve parça parça duygulanış biçiminden kurtulmasını sağlar. Belki dil vasıtasıyla, sıklıkla göçmenin kaybedilen ama idealleştirilen kökeninin bulunduğu dünya ile yurt dışında yaşamayı makul kılan tek sebep olan işe bağlılığın sarmaladığı şu anki dünya arasında bilinçsizliğinin en belirgin özelliği olan psişik bölünme değiştirilebilir.

Bu bölünme ailelerin içindedir, çocuklar artık ebeveynlerinin dilini konuşmuyor ve ebeveynler de hâlâ gerçekten Fransızca konuşmuyorken dillerin sınırındadır. Göç alan ülkenin dili uzun süre iş dünyasıyla, teknikle, tıpla ilintili olurken; ana dil bir çiftin veya ailenin özel yaşamıyla sınırlanır. Ebeveynlerle çocukları bir araya getiren bir görüşmenin, sözlü çevirmen anne babanın birden zenginliği, ince farkları ve anlaşılmazlığıyla ortaya çıkan konuşmasını aktarırken faydalı olduğu düşünülebilir.

Sözlü çevirmen ile görüşmenin sınırları ve güçlükleri : öznel bir katılım Tedavi uzmanları için en büyük güçlüklerden biri sözlü çevirmenlerin değişkenliğinde yatar. Aslında benzer eğitim, benzer yönergeler ve benzer düzenlemeler olmasına rağmen, her sözlü çevirmen kendine has, bir başka sözlü çevirmenden çok farklı bir tarza sahiptir. Bu değişkenlik sözlü çevirmenin çalışmasıyla öznel ve kişisel bir katılımı sonucunu doğurur. Iso bilmem kaçın tek ve norm haline getirilme saplantısının henüz karışmadığı bir alan olduğu için sevinmeli ve bundan yararlanmalı. Hastaya bir alan bırakılıyor. Oysa bu öznel boyut kaçınılmaz. Profesyonel sözlü çevirilerin uç örneklerinde (Avrupa Parlamentosu tarzı vb.), bu boyut basit bir biçimde azaltılmıştır ama yine de yok değil. Ancak daha ileriye gitmek gerek, bu boyut gerekli. Safi çeviri makinesi olan bir sözlü çevirmen hastanın konuşmasından bir şey anlaşılmasını sağlamada sadece çok küçük bir şansa sahip olacaktır. Kesin bilgileri aktaracak, ama konu olarak hastayı ilgilendiren, yani onun bilinçsizliğinin belirtileriyle ilgili hiçbir şeyi aktarmayacak. Bu durumun içindeki tüm ikilem bu; konuşmanın analitik anlamı bakımından yani her şeyden önce gizli konuşmanın ifadesinin planı; hastanın konuşması, ancak sözlü çevirmenin bilinçsizliği yoluyla tedavi uzmanına aktarılabilir ve anlaşılabilir! Bu demek değildir ki, çevirdiği şeyde doğruluk konusunda bir endişe bırakması gerek. Olay şu ki, çabalarına rağmen, çevirisinin anlam olarak doğruluğunun ötesinde, katılımı o farkına varmaksızın çeviriyi biraz saptıracak, bazı anlamları çıkaracak ve bazı başka anlamlar katacaktır. İdeal bir makine çevirisine kıyasla bu kadar ekleme ve “kaçırılanların” olması; burada hastanın konuşmasından bir şey anlaşıldığını (bu bilinçli bir şekilde gerçek anlamına gelmez), çevirisinde kendini çeviren sözlü çevirmen üzerinde bir etki yaptığını gösteren önemli işaretlerdir. Kısacası, sözlü çevirmen geçişini sağladığı konuşmayla, çevirdiği oranda bilmeksizin kendini de çevirir. O veya bu konuşmayı çevirme konusunda ani bir çekince, çok az anlaşılır bir ifadeyi ayrıntılarıyla anlatma arzusu, tutarlı olmayan bir konuşmayı tutarlı hale getirme çabası, çevrilmekte olan bir şeyin uyandırdığı bir duyguyu çevirme gereği söz konusu olabilir. Bu can sıkıcı bir durumdur, çünkü görünüşte bu duygu hastayı değil sözlü çevirmeni ilgilendirir... Sözlü çevirmen üzerinde “etki yapacak” olan konuşma parçaları, öyküler ve durumlar, özellikle kendisi sürgün işkencesine maruz kaldıysa yani menşe ülkesinde kötü muamele görmüşse; açık bir şekilde çevirmenin kendi geçmişi, akıl hastalığıyla ilişkisi, ve kişisel yaşanmışlıklarına bağlıdır. Oysa hastada bu dil kullanımını doğuranın ne olduğu sorulmak kaydıyla; her defasında kaçırılmış, hata veya çeviri yetersizliği gibi görünen şeyin faydalı olduğu ortaya çıkabilir.

Sözlü çevirmenin kendisi bu sorunun altından kalkamayabilir. Tedavi uzmanının bunu her zaman aklında tutması gerekir. Görüşmenin bu yeni durak noktalarını kullanarak, şüphesiz konuşmadan-ya da daha ziyade karşı karşıya kalınan konuşmalardan- hastanın konuşmasının doğruluğunu gösteren bir şey çıkarılabilir. Bu “rağmen”lik bir durum değildir, sözlü çevirmen hastanın konuşmasıyla kendisine ulaşılmasına izin vermeyi bileceği, ya da en iyisi, bu konuda bir açıklamada bulunabileceği için gerçekleşir.

Bu güçlükler sözlü çevirmenlerin eğitimi sorusunu doğuruyor. Çünkü tabii ki benim çizdiğim iyimser tablo yine de, sözlü çevirmen kendini olaya hazırladığında, yani kendi psişik işleyişi konusunda asgari bilgi sahibi olduğunda, biraz daha iyi işliyor.

Bilinçsiz hastanın gelişimine aşina olmak dışında, alınması gereken teknik bir eğitim söz konusu değil. Çeviri karşısında, zaman zaman karşıdakinin konuşması altında ezilmekten koruma görevi olan aşırı sert tavırlardan kurtulmak gerekir. Hastalık ve bilinçsizliğin konuşan varlığın ifadesini ne kadar bozduğunun sezilmesine olanak vermesi bakımından, psikopatoloji ve kliniğe giriş faydalıdır. Bu, başka bir dinlemeye ve hastaların konuşmalarındaki tutarsızlıklar, dil sürçmeleri, gedikler, boşluklar, belirsizlikler vb. yönlerin düzeltilmesi kaygısından kurtulmaya olanak verebilir.

Bilinçsizliğin (her şeyden önce kendi bilinçsizliğinin) işleyişine alışmak, ele alınan kavramlar hakkında herkesin önünde geniş bir ifade alanı bıraktıkları ölçüde, daha kuramsal eğitim seanslarının yanı sıra konuşma grupları yoluyla gerçekleştirilebilir (zaten her şey bittikten sonra konsültasyonlar esnasında kendilerine rağmen başlarına gelenleri göz önünde bulundurmak zorunda olduklarının bilincinde olan sözlü çevirmenlerin talep ettiği şey de bu).

Tabii ki, sözlü çevirmenlere psikoterapiye yönelik daha belirli bir eğitim veya psikanalitik türde kişisel bir çalışma tavsiye etmek söz konusu değil. Bu yalnızca zarar verici olabileceği için değil, bu sefer Fransızca konuşan tedavi uzmanının da saf dışı bırakılabileceğinden ötürü böyledir. Bu da sözlü çevirmenle bir psikoterapi çalışma yapma olanaklarıyla ilgili olan bu çalışmanın konusu değil (herkes bir psikoterapik çalışmanın kendi dilinden bir tedavi uzmanıyla mümkün olduğunu düşünüyor!).

Psikoterapik etkilerin işleyiş biçimi Son olarak, sözlü çevirmen ile görüşmeler çerçevesinde, bir psikoterapiyi mümkün kılacak olası mekanizmalardan birkaçını ortaya koymaya çalışalım. Bir çoğununu ipucunu zaten vermiştim; sembolik olarak tanımanın etkisi, ana dille karşı karşıya kalmanın doğurduğu sarsılma, çevirinin sürprizleri ve bölünmenin azaltılması. Şüphesiz bunlar, hastada “bir yapı değişikliği” anlamında psikanalitik etkiler teşkil etmez veya hastanın isteğinin kabul edilmesi ve bilinçsiz çatışmalarının çözümü değildir. Ama bunlar, başka psişik hareketler vadeden konuşma ile ilgili bir değişimle sonuçlanır ve bu bakımdan psikoterapik olarak nitelendirilebilirler.

Baskı olmaksızın ana dil kullanımının olanak verdiği öyküleme; yaşanan travmaların korkusuyla tükenmiş bir varlığın olmazsa olmaz ve bazen uzun yeniden yapılandırılmasının ilk aşamasıdır. Oysa, böyle “travmatize olmuş”; işkence, savaş, sınır dışı edilme, zulüm kurbanı sayısız hasta kabul ediliyor. Alışılagelmiş anlamda psikanalizin bahsettiği; yani hayalle ilintili ve hastanın ilk bağlarının geçmişi üzerinde yankı yapan cinsel travma hali söz konusu değildir. Aksine bu tür cinsel travma hallerinde, hiçbir şey yankı yapmaz, anlam vermez ve gerçek olanın yarattığı korkuyu dindirmez. Analiz anlamında çeviri yapmak, tarafsızlık örtüsü altında ilişkiden kaçınmak söz konusu değildir. Olası tek tavır, bu tahammül edilemez öyküye katılmak ve gözetlemeci ya da acıma dolu olmayan bir dinleme isteğini sürdürmektir. Ana dilde hastalar bir şekilde aşama aşama, başlarına gelenin tutarlı bir hikayesini oluşturmayı başarıyor (başta bu hikaye tutarsız, parça parça ve denetlenemez duygularla yüklüdür.). Bu acılarının sembolleştirilmesine bir başlangıç yapılmasının bedelidir. Dolayısıyla sözlü çevirmenlik ve tedavi uzmanını canlandıran isteğe (psikanalizin “analist isteği” olarak adlandırdığına yakın? ) dayanır.

Diğer etkilerin ayrıntılarına girmek, burada geliştirmesi mümkün olmayan psikanalitik kavramlara başvurulmasını gerektirir. Sadece tüm psikoterapik ve haydi haydi psikanalik etkinin aktarım işinden geldiğini söyleyelim. Hastalar kendini verdiği andan itibaren üçlü uygulama içerisinde bir aktarım gerçekleştiği inkar edilemez; ancak bu aktarımın üç başrol oyuncusu vardır; üçlünün her bir üyesi için diğer iki kişiden her birine yönelir. Bu da karşı karşıya kalınan bilinçsiz anların analizi bakımından son derece karmaşık bir durumla sonuçlanır .

Bu aktarımın, hastaya telaffuz ettiklerini başka şekilde anlama olanağı vermesi (ya da basit bir biçimde dediğini anlamasına, ki bu sağ duyunun işaret ettiğinin aksine son derece nadir bir şeydir) bakımından çeviri etkisi yaptığı varsayımında bulunacağım.

Şüphe yok ki, bir sözlü çevirinin, bir analistin bu çevirinin fiili vericisi olmaksızın işleyebileceğini belirtmek gerekir. Sadece varlığı değil, ama aynı zamanda özellikle bu durumun “aktarımlarında” geçen konuşmalarla kıyaslandığında, dinlemedeki konumu, yüzeysel bir biçimde kendini yenide beğenme dışındaki etkilerin belirlenmesine yetebilir. Ayrıca, çeviri işi sırasında sözlü çevirmenin konuşmasının potansiyel yorum değeri halen tam olarak keşfedilmiş değildir. Onun haberi olmaksızın, görüşmedeki etkili bir transfere kapıldığında, hastaya öznel herhangi bir gerçek yansıttığı düşünülemez mi?

Bu son konular, daha keşfedilmesi gereken alanın büyüklüğü konusunda genel bir görünüm veriyor, ama aynı zamanda kliniği dilin, kültürler ötesi olma durumunun ve sürgünde kalmanın etkilerinin boyutlarıyla karşı karşıya getirerek yenileyen böyle bir deneyimin zenginliğini de ortaya koyuyor.

Bertrand PIRET, Ekim 2003