SÖZLÜ ÇEVİRMEN İLE PSİKOTERAPİ MÜMKÜN MÜ ? Dr. Bertrand PIRET
Perşembe 17 Ağustos 2006, yazan Bertrand PIRET
Yabancı kökenli hastaların kabulü için uygulamaya koyduğumuz sistem, bir sözlü çevirmenin katılımına dayanmaktadır. Batılı psikiyatr, sözlü çevirmen ve hastadan oluşan bu üçlü nasıl işliyor? Araç konumundaki sözlü çevirmenin buradaki görevi “çeviri” ile sınırlı değildir. Bu görevi, kültürler arası artan bir “aracılık” olarak ifade edilebilmesi de yerinde olmaz. Bu tür görevlerin sınır ve belirsizliklerini açıklamaya çalışacağız; bunu yaparken de onları şu iki veriyle karşılaştıracağız: çevirinin bu bağlamdaki imkansız boyutu ve tam olarak “kültürler arası engeli” oluşturan şeyin ne olduğunu saptamanın güçlüğü. Üçlü sistemden beklenenler ile bu sistemin etkilerinin, sözlü çevirmenin tarzı ve konumuna (özellikle tam olarak psikoterapi uzmanı ise) ve hastanın dillere kendisini verme biçimi ile çeviri yapılmasına ve karşılandığı dile gösterdiği ilgiye göre ne kadar değişiklik gösterdiğini ortaya koymaya çalışacağız.
Burada çevirinin zorlukları ve etkilerine değinmekle yetinecek ve daha sonra bu özel aktarımda kendisinden faydalanılan sözlü çevirmenin üstlendiği öznel konum konusunun yanı sıra, bu bağlam içinde her zaman görülen karmaşık aktarımsal olayları inceleyeceğiz.
SÖZLÜ ÇEVİRMEN İLE PSİKOTERAPİ MÜMKÜN MÜ ?
Bertrand PIRET
Kasım 1991
ÖZET
Yabancı kökenli hastaların kabulü için uygulamaya koyduğumuz sistem, bir sözlü çevirmenin katılımına dayanmaktadır. Batılı psikiyatr, sözlü çevirmen ve hastadan oluşan bu üçlü nasıl işliyor? Araç konumundaki sözlü çevirmenin buradaki görevi “çeviri” ile sınırlı değildir. Bu görevi, kültürler arası artan bir “aracılık” olarak ifade edilebilmesi de yerinde olmaz. Bu tür görevlerin sınır ve belirsizliklerini açıklamaya çalışacağız; bunu yaparken de onları şu iki veriyle karşılaştıracağız: çevirinin bu bağlamdaki imkansız boyutu ve tam olarak “kültürler arası engeli” oluşturan şeyin ne olduğunu saptamanın güçlüğü. Üçlü sistemden beklenenler ile bu sistemin etkilerinin, sözlü çevirmenin tarzı ve konumuna (özellikle tam olarak psikoterapi uzmanı ise) ve hastanın dillere kendisini verme biçimi ile çeviri yapılmasına ve karşılandığı dile gösterdiği ilgiye göre ne kadar değişiklik gösterdiğini ortaya koymaya çalışacağız.
Burada çevirinin zorlukları ve etkilerine değinmekle yetinecek ve daha sonra bu özel aktarımda kendisinden faydalanılan sözlü çevirmenin üstlendiği öznel konum konusunun yanı sıra, bu bağlam içinde her zaman görülen karmaşık aktarımsal olayları inceleyeceğiz.
ÜÇ KİŞİYLE PSİKOTERAPİ MÜMKÜN MÜ ? Bertrand PIRET
Sahip olduğumuz nesnel klinik bakış acısı ve deneyimle, artık uygulamaya koyduğumuz sistemin etkilerini tespit etmek ve incelemek mümkün. Bizim burada ortaya çıkarmaya çalışacağımız, bu sistemin olumlu etkileri, ama aynı zamanda da kendine özgü güçlük ve sınırlarıdır.
I/ÜÇLÜ UYGULAMANIN ESASLARI
Üçlü uygulamayı tercih etmemizin ardında yatan esasları bir anımsayalım.
1) Hastalara kendilerini asıl dillerinde ifade etme olanağının verilmesi söz konusu.
2) “Kültürler arası” (ve yalnızca iki dilli olmakla kalmayan) bir alanın oluşturulması ve uygulamaya konması söz konusu.
Bu iki etkenin etkileri nelerdir ?
Fransızca konuşmayan ya da çok az konuşan tüm hastalar açısından ana dilin faydası açık. Ancak bu konuya iki şekilde karşı çıkılıyor. Neden hastanın dilini konuşan ve onun bakımını tek başına üstlenebilecek bir psikoterapi uzmanı varken, üçüncü bir kişiyi, yani batılı tedavi uzmanını bu işe dahil etmeli? Ve bunun tam tersi olarak, “dinlemenin” verimliliği gerçekten de hastayla aynı dili konuşan bir tedavi uzmanını mı gerektiriyor? İşte bu noktada psikanalizde yer alan bu soruların pek de memnun edici, fayda sağlayan karşılıklar bulmadığına dikkat edelim.
Sistem temelde bu, ancak işler gerçekte daha karmaşık. Uygulamada, yabancı kökenli çok sayıda hasta, hastanın ana dilini konuşan veya konuşmayan tek bir psikoterapi uzmanı tarafından takip ediliyor. Dolayısıyla tecrübelere dayalı bir seçim yapılıyor; yani bazen gözümüzden kaçan sebeplerden ötürü. Gelin bunların ne olduğunu bulmaya çalışalım. İlk sırada, Fransızca’nın ne kadar konuşulduğu geliyor ki bu bazen sözlü çevirmenin varlığını gerektiriyor. Fransızca’yı iyi konuşmak, yüksek bir eğitim seviyesi ise tam tersi olarak bizi sıklıkla klasik psikoterapiyi tercih etmeye yönlendiriyor. Kimi hastaların kendisi üçüncü bir kişiden kurtulmak istiyor; mesela bazı Türk hastalar batılı tedavi uzmanını reddetmiştir; Mağripli kimi kadınlar ise tam tersine batılı uzmanla yalnız kalmak istemektedir. Diğer vakalar için tereddütlerimiz var; üçlü uygulamanın faydalarının sakıncalarından daha fazla olup olmayacağını değerlendirmemiz zor. Bana göre, temel ölçüt konuşmanın değişmezlik derecesi. Biz, üçlü uygulamanın, donmuş ve kalıplaşmış konuşmayı sarsmamıza olanak vereceğini iddia ediyoruz. Esnek, çeşitlendirilmiş, muhatabına açık ve örtülü istekler içermeyen bir konuşma bizim hemen birebir uygulamayı tercih etmemizi sağlıyor. Kavraması çok daha zor bir başka ölçüt, aktarıma ilişkin tahmine dayanıyor. Bir hastanın bizden birine “daha fazla aktarımda bulunacağı”nı hissettiğimiz ve bizim birebir uygulamayı tercih ettiğimiz ve bunun tedavi açısından büyük sonuçlar doğurmadığı durumlar oldu. Öyle ki üçlü uygulamada aktarımın çevrilmesi kolay değil ve her ne kadar görünüşte dikkati tek bir ortak üzerine odaklanmışsa da, hastanın ifade ve tavırları hep iki kişiye yöneliktir. Aktarımın yerinin “iki kişi arasında” bir düzen kurma işi olduğunu söylemek şüphesiz daha doğru olacaktır (Olayın bu boyutları daha sonra bir açıklama sırasında ele alınacaktır).
Ancak şimdi üçlü uygulamayla ilgili ileri sürülebilecek iki karşı sava dönelim :
1) Mağripli hastaların (ki hepsi iyi kötü iki dil konuşan kişilerdir) durumu ele alınacak olursa, çalışmayı yürütenlerin çoğu Arapça yapılan psikoterapiden sıfır fayda elde edildiğini gözlemlemiştir. En azından, eklemek gerekirse, bu tür psikoterapiler yabancı ülkede, mesela Fransa’da yapıldığında (Arapça konuşulan bir ülkede Arapça psikoterapinin fayda veya olası güçlüğü halen çalışılmayı beklemektedir.). Abdessalem Yahyaoui (1987), diğerleri, yani yabancıların verdiği zararları yasaklayacak ve öç alacak düşüncesiyle, “devasa yansımaların”, aynı kültürden kardeşin yakınlaşma ve dayanışmasına yönelik çağrıların ortaya çıkışını gözlemler. Arapça konuşan psikanalist Mohand Chabane (1989) bazı hastaların ana dil kullanımını reddetme durumunu ortaya koymaktadır. Ancak güçlük bir o kadar da, yitirilen bir şeyi yeniden bulmanın ve kendisiyle hasta arasında bir “ortak alan” olduğu yanılsamasının cazibesine ister istemez dayanamayan tedavi uzmanından kaynaklanır. Kendi ana dilinde, dolayısıyla kendi kültüründe görüşmeyi sürdüren tedavi uzmanının ilişkisi de olayın içine giriyor. Michel Larivière bir analizi, analiz edilene olduğu gibi analizi yürütene de “yabancı” bir ülkede ana dilde yürütmenin ayrıcalıklı durumunun yaptığı etkileri ele alacak. Öyleyse şimdilik ana dile dönme ya da başvurmanın, en azından bizim ilgi alanımıza giren göçmen hastaların çoğunluğu için hiçbir şeyi çözmediği sonucuna varılabilir. Bu, bazılarının “kültür içi” ilişki olarak adlandırdıkları durumla ilgili yok edilmesi gereken bir ilk yanılsamadır. Üçlü uygulamayla ilgili ilk iddia da buradan ortaya çıkıyor.
2) Fakat madem ana dil önemli değil, o zaman neden bir sözlü çevirmen? Bazı psikiyatrlar efsanevi terim “ilişkiyi” kullanmayı tercih ediyor; ki bu terim genelde bizim alanımızda kullanıldığında, hemen hemen ifade edilmesine gerek olmayan bir duyu, bir enerji olarak düşünülen empati, vücut dili ve “aktarım” gibi belirsiz kavramları öne çıkaracak şekilde, üstü örtülü bir biçimde konuşmanın değerinin azalmasına işaret ediyor. Herkesin bildiği gibi, aşk karşıdakinin gözlerinden okunur ve yıldırım aşklarının uzun uzun ilana ihtiyacı yoktur. Aksine, duyulara değer vermeyen psikanalistler açısından, efsaneleştirilen şey anlamlı olandır. Yabancı dil, analist tarafından anlaşılmaz olduğunda dahi anlamlı ifadeler taşır; önemli olan bunların anlamı değil düzenlenişi, kombinasyonudur. Lacanien kuramı daha da ileri giderek, anlamdan tamamen arınmış, sadece anlamlı ifadelerle ilgili bir analizin düşünülmesine olanak vermektedir. Hatta ideal olanın bu olduğu söylenebilmektedir. Allah’tan bu olsa olsa bir şaka olarak kabul edilir bir durum. (zira karşısındakinin dilinden kesinlikle hiçbir şey anlamayan bir analist ile analiz edilen bir kişiyi bir araya getirir). Jean-Marie Heinrich psikanalizin bu sorunsalını onun dillerle ilişkisi içerisinde değerlendirecek. Burada akılda kalması gereken, hastanın sözlü ifade olanaklarının dış etkenler tarafından sınırlandırıldığı bir uygulamayı doğrulamak için birbiriyle çelişen savların ileri sürüldüğüdür.
Bu konuda kendi görüşümüzden hareketle açıklayacak olursak, söz konusu olan, hastaya, konuşma hakkı vermek ya da belki de göçmen olması nedeniyle değersizleşen bu hakkını ona iade etmektir. Hastaya iki dil konuşma imkanı vermek, illa ki ana dilin ikinci bir dil tarafından ezilmesi değil, bir zenginlik de olabilir. Öte yandan biz kendimizi psikoterapi çizgisine oturtuyoruz; yani anlamın alanına, verilecek, hastanın bize hitap ettiği esnada anlamı bulunmayan olgu ve acılar etrafında oluşturulacak anlamın alanına. Kesinlikle, analizin özelliklerini belirleyen anlamlı ifadeler konusu ancak ikinci bir defada ele alınabilir.
Son olarak, batı tıbbına umut bağlayarak bir Fransız hastanesine başvurmaya gelen hastanın, kendisine aynı kültürden bir psikiyatrın verilmesi ile sistematik olarak köklerine geri döndürülmesinin önüne geçmek istiyoruz. Batı tıbbına atfedilen hayali yükün göz önünde bulundurulmasının ne kadar gerekli olduğunu görüyoruz.
II/ KÜLTÜRLER ARASI OLASI ENGEL VE KÜLTÜR ÇEVİRMENLİĞİ SORUNU
Öyleyse bizim aşmaya çalıştığımız engelin sadece dil engeli olmadığını görüyoruz. Engelin diğer boyutu “kültürel” düzen mi olabilir? Seminerin tüm hedefi kültür veya kültürler arası düzenden kaynaklanıp psikoterapiye engel teşkil edecek şeyin ne olduğunu belirlemeye çalışmak. Bu soruyu havada bırakacağız. Şimdilik “kültür çevirmenliği” ile ilgili bazı noktaları açıklamakla yetinelim. Kültürel farklılık engel oluşturuyorsa (ki bunun ortaya çıkarılması gerek) , bu noktada sözlü çevirmenden ne bekliyor? “Etno-psikolog klinisyen” Ondongo, bu görevin kendine has bir özelliği olduğunu ve “kültür çevirmeninin” ayrı bir statüsü bulunduğunu savunur (Ondongo, 1987). Ondongo bunun tanımını şu şekilde yapmaktadır: “işi veya rolü, o ülkede yaşayanlar veya o ülkenin kurumları ile göçmenler arasında yalnızca dilsel aracılığı yapmakla (yani çeviri) kalmayıp, aynı zamanda özellikle kültürel aracılık yapmak olan (bu şekilde iletişimde gizli kalan boyutun anlaşılmasını sağlayan) kişi.”
Diğerinin kültürüne ait kullanımlara aşina olmamak nedeniyle çatışmaların, olumsuz tutumların ortaya çıktığı bir sürü toplumsal, idari, eğitimsel ve hatta tıbbi durumlarda bu tür aracıların vazgeçilmez faydasını ve hatta özelliğini inkar etmek söz konusu değildir. Yine bizim kanaatimizce, hiç değilse bazı gafların önünü alabilmek için hastanın kültürünün kimi özellikleri hakkında fikir sahip olmak faydalı olacaktır. Bununla birlikte bizim ilgi alanımıza giren çerçevede, yani üçlü psikoterapide, sözlü çevirmenin görevini tanımlamak sorun teşkil etmektedir.
Hastanın açısından bakıldığında, hastanın konumu; bir şirket elemanı, öğrenci anne-babası, sosyal sigortalı, sığınma veya oturma izni talepçisi gibi günlük yaşamın onda hayranlık uyandırdığı ve karşısında bir aracının gerçekten de daha kolay bir diyalogu mümkün kılacağı belirli bir toplumsal role benzemez. Daha net olmak gerekirse, bizim görevimiz daha çok hastanın doktor karşısında kafasında kendine biçtiği “zorunlu” rolü çabucak terk etmesini sağlamaktır. Hasta her şeyden önce kendisi, şikayeti veya hastalığı karşısında yönünü belirleme güçlüğü çeker. Ve onun daha iyi yaşamasına yardımcı olabilecek yön ancak onun yabancı kültürü benimsemenin yarattığı iç çatışmayı (Kuvvetler arasında her zaman bir çatışma ve hatta ilişki söz konusudur: yabancı bir kültürü benimsemek her zaman için çelişkilidir; bknz. Michel de Certeau 1985) değerlendirmesinin yanı sıra kendi kültürüyle de ilişki kurmasını sağlayacak (kendi şahsi ve ailevi tarihi aracılığıyla) şahsi bir evrenin oluşturulması olabilir. Öyleyse konuşmaya devam ettikçe, geçmişinin onun hafızasında bıraktığı ait ve bugünün ona yüklediği “kültürel” bileşenlere göre kendi bir yere oturtacak olan hastanın kendisidir. Hiç kimse bu işi onun yerine yapamaz. Zaten olan budur, hasta bir psikoterapi esnasında yoğunlaşmış bir şekilde, tereddüt eder, duruşunu değiştirir, geleneğe ait olduğunu gösteren, ya da yeni kültürüne hayran olduğunu gösteren çelişkili ve değişken atılışlarda bulunur bir halde gözlemlenir ki, bu da tedaviyi dinamik ve evrim gösteren bir süreç haline getirir. Göçmen artık özgün kültürüne “ait değildir”. Psikoterapinin tutumu her şeyden önce geleceğe dönük bu dinamik süreci kolaylaştırmalı ve bulunabilecek çözümlerin sınırsız çeşitliliğini kavramalı ve kabullenmelidir.
Bu perspektiften bakıldığında, kültürel bilgilerin psikoterapide, yani seanslar sırasındaki yeri ne olabilir? Seanslar dışında görüş alışverişi yapmamız ve antropolojik verileri görülen somut vakayla kıyaslamamız ne kadar verimli ise, bu hareket bize seanslar içerisinde o kadar tehlikeli görünmektedir (kimi alanlarda uygulanan da bu gibi). Hasta karşısında “onun kültürüne” değinmenin, onun kendi konuşmalarının ötesine gitmenin; hastanın hareketinde değişikliğe sebep olma, onu kökenine döndürme ve kendini kökeniyle özdeşleştirme riski vardır. Bunda iki şey göz ardı edilmektedir: 1) hastanın, belli bir hasta üzerinden konuşursak, mesela Türk’ün kimliği genelde Türklere bakarak saptanabilirmiş gibi yaprak, kendi kültürüne dair kişisel yorumu (kendi kültürüne bağlılığı, hatta göç etmeden önce); 2) Onun şimdiye kadar gerçekleştirmiş olduğu ve onu asıl grubundaki karakterlerden (zaten büyük oranda efsaneleşmiş karakterlerden) bir kez daha uzaklaştıran, yabancı bir kültürü benimseme ve iç çekişme sürecinin tümü.
Sözlü çevirmen açısından bakıldığında işler bundan daha kolay değil. Bu durumda, hastanın kültürünü “bilmesi” gerekecek. Ancak seanslar sırasında ne tür bilgi kullanacak? Üniversitede edindiği bilgilerin (antropolojik, sosyolojik, etnolojik...) dolaylı ürününü mü, yoksa deneyimi ve geçmişinin ona kendi kültürü ile ilgili olarak anlamasına olanak verdiği şeyi mi? Kendi kültürümüz ile ilgili hangi bilgiye sahip oluruz? Bu “bilgi” genel anlamda herkesin kendi kültürü ile kurduğu özel ilişkiden ve göç, sürgün ya da basit olarak uzun üniversite hayatı sırasında gerçekleşen çıkan tüm dönüşüm ve yeniden yorumlamalardan nasıl ayrılır? İleride sözlü çevirmenin hiçbir durumda sıradan bir çevirmen olmadığını göreceğiz. Sadece “kültür ile ilgili bilgi veren bir kişi” olması daha da imkansız. Kendi kültüründen konuşmak kolay değildir. Bir statüyle bunu yapmakla görevlendirilmek katlanılır şey değil. (Zaten toplantılarımız sırasında, genel olarak kültür ile ilgili soruları cevaplayamadığımızda bunu fark ediyoruz: Fransızlar veya Türkler ya da Cezayirliler falan durumda nasıl tepki veriyorlar, nasıl davranıyorlar? Bu konuda hiçbir şey bilmediğimiz gibi, soru da kendisine yöneltildiği kişiyi imkansız bir ikiye bölünme konumuna, yani karşısında kökenini paylaşmadığı kişi için hem aktör hem de kendi kendisinin gözlemcisi olma durumuna sokuyor. (burada köken gözlemin yapıldığı bakış açısı anlamında). Öznellikten uzaklaştıran, kişiyi şu anki ve geçmişteki pozisyonundan ayıran bir ikiye bölünme; sorgulanan bu.)
Öte yandan, psikoterapi sırasında, sözlü çevirmenden, istesin veya istemesin, hastanın aktarımında belli bir konum benimsemesi istenir ve bilincinde olsun olmasın, faydalanabileceği tarafsızlık ya da nesnelliği sınırlayacak, aktarımı engelleyici tepkilerden kaçışı yoktur. (Karim KHELIL sözlü çevirmenin öznel konumunun getirdiği güçlüklere sonraki bir seans sırasında değinecek.)
Son olarak batılı tedavi uzmanının bakış açısından bakıldığında, eğer bazı kültürel verilere dair bilgi ve bunların kullanılması mümkün ise (bknz. geleneksel temsiller ve nedenler vb.), bana göre hastaya fazla doğrudan ya da alışılmadık gelen sorularıyla yapması muhtemel “gaf”ları sınırlandırmak gerek. Neden? Çok basit olarak, hasta kiminle münasebette olduğunu bildiği, tamamıyla kültürel fark ve mesafenin bilincinde olduğu için. Aynı kültürden bir tedavi uzmanından geldiğinde onu gücendirebilecek soru veya tutumlar bir batılıdan geldiğinde şaşırmayacaktır (Chabane’ın (1989) sözlerinin bu anlamda göreceli olduğu düşünülebilir: tavsiye ettiği tedbirlerin bir kısmı belki de kendi “kültür içi” konumuyla ilgilidir.).
Geleneksel uzlaşımların bu şekilde ortadan kaldırılışı bazı hastaların batılı doktora başvurmayı tercih etmesini sağlayacak etkenlerden biri. Bunun örneklerini görüyoruz. Bunun tam tersi olarak, hasta muhatapları arasında bu ayrımı yapmayı bilmez ve batılı doktordan kendi geleneğine uygun bir davranış beklerse, işte bu kişilikten ve/veya yabancı kültür benimsemeden kaynaklanan ciddi bozuklukların işaretidir. Öte yandan bizim her kültürün kendi dizgelerini öğrenebileceğimizi ve kullanabileceğimizi düşünmek de zor; mesela Asyalıların selamlaşma şekli düşünüldüğünde bir o kadar da karmaşık. Olsa olsa zararsız komik insanlar durumuna düşeriz. (Not: bizi selamlayan Mağripli hasta gibi elini kalbine götürmemek batılı tedavi uzmanı bir sorun teşkil etmez, ama bu selamla karşılaşan sözlü çevirmen ne yapmalı?) Başka bir örnek: bazı kültürlerde bulunan teke tek kalmama tabusunun (içerdiği seksüel veya büyü riskleriyle) batılı bir tedavi uzmanı için geçerli olmasının hiçbir mantığı yoktur.
Bu ilk gözlemler üçlü uygulama ve sözlü çevirmenin görevinin sorunlu noktalarını göstermektedir:
çevirinin özellikleri, güçlükleri ve etkileri üçlü uygulamada aktarımın yapısı sözlü çevirmenin öznel konumu ve onun tarafsız olamamasının sonuçları
III/ SÖZLÜ ÇEVİRMEN : DİLLERİN ETKİLERİ
1°) “Sözlü çevirmenliğin” hangi uygulaması?
Tam olarak ne olduğunu anlatmakla başlamak gerek. Her sözlü çevirmenin, ister beğeni ister profesyonel çalışmayla oluşmuş kendine özgü bir çeviri tarzı vardır. Örneğin Strazburg’taki gibi bazı sözlü çevirmenler Avrupa Parlamentosu’nun sözlü çevirmenidir ve bir tür eşzamanlı çeviri yapar. Hastanın konuşması, hasta konuşmaya devam ettiği sırada, sıklıkla ilk kişiye anında çevrilir. Bunun birçok sonucu vardır. İlk olarak belki bir hastanın dediklerinin belirsizlik içermediği ve kolaylıkla tercüme edildiği şeklinde bir yanılsamayla. Sözlü çevirmen alışkanlıkla bazı güçlükleri otomatik olarak ortadan kaldırabilir. Ama aynı zamanda isteyerek bazı ifade ve imgeleri kelimesi kelimesine çevirebilir; bu, tedavi uzmanında oluşan çağrışımlar açısından çok verimli olabilir. Ama benzetmelerde görülen değişiklik veya aykırılık da yeni bir güçlüktür. “Egzotik” bir etki midir bu, yoksa hastanın uydurduğu bir ifade mi? Söylenilenin kişinin kendine mal etme derecesini nasıl belirlemek gerek? Bunu şairane bir buluş mu, yoksa geleneksel günlük konuşmanın bir tekrarı olarak mı düşünmeli? Eşzamanlı çevirinin böyle bir kesin yanı vardır; sözlü çevirmen dikkat ettiğinde, dil sürçmeleri, konuşma sırasında duraklamalar, bir taraftan cevaplar veya buna bağlı gariplikler “anı anına” ortaya çıkarılabilir; böylelikle bazen bu konuşma engellerinin “sıcağı sıcağına” hastaya döndürülmesi mümkün olabilir. Bununla birlikte benim deneyimlerimden edindiğim izlenim, çeviri aranan sürpriz etkiyi zayıflattığı veya kolaylıkla inkara sığınılmasına izin verdiği için, uzmanın müdahalesinin, hızlı olduğunda bile sadece sınırlı etkisi olduğu yönünde. Hastalar son derece sakin bir biçimde “ben onu demedim” diye cevap verip, dil sürçmesini açıkça çevirmene atfetmektedir. Bununla birlikte, analitik anlamda “dinlemenin” ne kadar sözlü çevirmen tarafında gerçekleştiği görülüyor.
Bununla birlikte çok kolay, çok akıcı bir çevirinin de sakıncası var. Böyle bir çeviri, hastanın kendi dilini geleneksel veya “konformist” bir biçimde kullanmaya yönlendirebilir, çevirinin ona verdiği şaşkınlık ve faydalı kendine dönüşten kaçınmasına olanak verebilir. Bu sık kullanılan bir direnme biçimidir; bazı hastalar biraz Fransızca konuşabiliyorlarsa da sistematik olarak çevirmene hitap etmeyi seçerler. Sanki bu dolaylı anlatım bir koruma sağlıyor, konuşmayı asgari taahhüt altına sokuyor gibi. Konuşmaya başlamak ister istemez dilin temeldeki belirsizliğiyle, istenilenin hiçbir zaman tam olarak söylenememesinin keşfinden doğan hayal kırıklığı ile karşı karşıya gelir. Söz konusu en başta ifadelerin kendisi olduğu için, üçlü uygulamada, bu belirsizlik ve bu “tam olarak anlatamama” durumu çevirmenin çalışmasına da taşınır. Öte yandan diğer hastalar, Fransızca’yı iyi konuşamasalar bile, çok hızlı bir şekilde Fransızca cevap vermeye çalışır ve yalnızca kelime hazneleri yeterli olmadığında çevirmene döner. Bu konuşma biçimleri, dil, ve onun da ötesinde konuşma karşısında takınılan son derece farklı tutumlara karşılık gelmektedir. Belki bundan yola çıkılarak psikoterapide az çok bir yeterlilik bakımından hızlı bir yargıda bulunulabilir mi?
Diğer sözlü çevirmenler birkaç cümlenin, konuşmadan tam bir bölümün geçmesini ve ardından sadece çevirmeyi tercih eder (ya da başka türlü yapamamaktadır). Bu durumda daha çok tüm çeviri ve dönüşüm sürecinin yer aldığı özetler söz konusu olur. İşte unutmalar, eklemeler, değiştirmeler vs. ile sözlü çevirmenin kişisel katılımının en açık şekilde görüldüğü nokta budur. Ancak, daha az dikkat çekilmek istenirse, sözlü çevirmenin katılımı eşzamanlı çeviri ile de kaybolmuyor. Bu tür durumlarda konuşmaların edebi yanının taşıdığı ifade zenginliğinin tamamından uzaklaşılıyor, ve artık konuşmalar sadece anlam ve konuşma engelleri etrafında sınırlanıyor.
Sözlü çevirmenin kendisi psikiyatr, psikoterapi uzmanı ya da psikoterapiye yönelik görüşme için eğitim görmüş bir kişi olduğunda çok farklı bir görüşme tarzı gerçekleşir. Bunda sözlü çevirmenin kendisi çabucak bütün haklara sahip bir katılımcı haline gelir. O zaman hasta açıkça iki kişiye hitap eder. Bu görüşmeler kesinlikle en verimli görüşmelerdir, ancak onların da kendine özgü zorlukları vardır. Görüşmesine göre, hastayla tedavi uzmanlarından biri sonra diğeri diyaloga girer. Tedavi uzmanı sözlü çevirmen, hastanın konuşmasını fazla bölmeksizin, kısalı uzunlu aralıklarla hastanın dilinde denilenlerle katılır. Hızlı bir biçimde kendi konuşmasını ve hastanın yanıtlarını özetler. Söz almayla ilgili belirlenmiş kurallar yoktur. Yani hastanın sessizliği karşısında tedavi uzmanlarından biri veya diğeri hastaya hitap eder. Hastanın doğrudan, onu sadece konuşmasını çevirmek için değil, kendisi için de dinleyeceğini bildiği bir muhataba yönelmesi açık bir avantajdır. Çevirinin belirsizliğine sığınmak artık mümkün değildir. Güçlüklerden biri de bir önceki diyaloga dönmeyi, konuşmayı başlatmak için az önce denilenden yararlanmayı başarmaktır. Aksi halde, iki tedavi uzmanının sırasıyla kendi soruları ve çağrışımlarına döndüğü, paralel ve bağlantısız iki görüşmenin ortaya çıkması riski vardır. Bana göre uygulamayla azalan bu sakıncayı her zaman aşamıyoruz. Bizim açımızdan, hastanın belli sözlerine dikkatle birlikte, esneklik temel şart. Böylece görüşmelerin tüm parçaları bir tek dilde, ardından bir başka dilde gerçekleşir.
Herkesin konuşmaya dahil olabilmesi bu durumda tam bir çevirinin zararınadır. Ama bu çevirinin saplantılaştırılması diye adlandırabileceğimiz durumu engeller.
Örnek : Bir Türk hasta fiziksel belirtilerinin uzun uzun ve ayrıntılarıyla anlatıldığı bir dizi endişe semptomu için bizi görmeye geliyor. Görüşmelerin başından itibaren, sözlü çevirmenin kendisinin psikiyatr olduğunu bilmesine rağmen, biz bilmeden o ona sözlü çevirmen rolünü atfediyor. Yavaş yavaş, iyice düzenlenmiş, çok az doğal ve en ufak müdahaleye yer vermeyen bir konuşma yapıyor. Dediğine göre, bizim ondan istediğimizin o olduğunu tahmin ederek, ne hissettiğini mümkün olduğunca ince ve kesin bir biçimde ifade etmeye özen gösteriyor. Kitap cümleleriyle konuşuyor. Sözlü çevirmen çeviri yapmak için sözünü kestiğinde, “buyur” diyor ve bacaklarının uyuşukluğunu gidermek için ayağa kalkıyor. Çeviri bittiğinde, yeniden bilimsel anlatım tonunda konuşmasına devam ediyor. Bir gün geldiğinde, bize bugüne kadar bahsetmeyi unuttuğu önemli şeyler söyleyeceğini açıklıyor. Benim dikkatime de “Doktor dediklerimi iyi not alsın, sonradan unutabilirim” diye ekliyor. O anda not alma ve sistematik çevirinin desteklediği, konuşmanın saplantılaştırılması içinde hangi noktaya kadar sürüklendiğimizin farkına vardık Üçlü uygulamanın direnme olarak kullanıldığına bir başka örnek. Bir Türk bayan hasta konsültasyon için bize sevk edilmiş. Sonuçların hiçbir bedensel sebebe işaret etmediği belirsiz ağrılar için bir tıp servisine yatırılmış. Onunla yalnız görüşüyorum önce. İşbirliğine oldukça yatkın görünüyor ama Fransızca’yı ancak kötü bir biçimde konuşuyor. Sözlü çevirmen geldiğinde ise, ifade değiştiriyor ve hemen artık bu görüşmeyi istemediğini ve gitmek istediğini açıklıyor. Onu bir daha hiç görmedik. Görünüşe bakılırsa, onun hiçbir şey diyemeyeceği ve benim hiçbir şey anlamayacağım bir konsültasyonu tercih ederdi. Kafasında bu korkuya sebep olan şeylerin ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz, ama sanki bu görüşme birden tahammül edilemez örtü çıkarmakmış gibi, onun kaçmasına neden olan, kendi dili ile karşı karşıya kaldığını görmek iyi. Bir dili yeterince konuşamamak belirtileri saklamaya ve pekiştirmeye olanak veriyor.
2o) Çevirinin kendi güçlükleri
Yazılı çeviri tekniğine başvuruluyorsa, çevirinin güçlükleri çeşitlidir; sözcük dağarcığıyla ilgili, cümle dizilişiyle ilgili, yapısal, tonlamayla ilgili olabilir; buna dilin kullanımı (samimi, protokole uygun, dalkavuk, yapmacık...) ve bizim için son derece önemli olarak konuşmayı engelleyen tüm öğelerin (dil sürçmesi, belirsiz ifadeler, duraklamalar, çift anlamlar, uygun düşmeyen veya geri alınan kullanımlar, tereddütler vb.) çevirisi eklenebilir.
Tüm bu güçlük seviyeleri çevrilen dille olduğu gibi ve çevrildiği dile özgü karakterlerle ilgilidir. Çevirinin zorunlu kıldığı bu kayıp veya sınır neyi içeriyor? Örneğin Japonca’daki kibar ifadelerde, hitap edilen kişinin statüsü ve cinsiyetini tanımaya olanak veren ince ayrıntıların kaybedilmesi (bknz: Hagège, 1987). Bana göre günümüz Fransızca’sı cinsiyetsiz. Yani kadınlar ve erkekler, aşağı yukarı aynı biçimde konuşuyor; biraz tonlamada fark var, bu da onların tanınmasına olanak veriyor. Dünya çapında bu daha çok bir istisna. Cinsiyet ayrımı anlatımın kalbine kazınmış durumda; öyle ki konuşan kişiyi görmeden onun konuşma biçiminden cinsiyetini tespit etmek mümkün. Bunu Cezayir’de belli bir bölgenin (bilin bakalım hangisi?) “kadınlar gibi konuştuğu” söylenen erkekleri ile ilgili şakalardan bahsederken fark ettik. Bazıları espriyi onları biraz efemine bulacak kadar ileri götürüyor. Bize konuyla ilgili bir başka bilgi aktarıldı. Öyle görünüyor ki bir zamanlar Karayip adalarından birinin tamamı fethedilmiş, kadınlar istilacılar tarafından alıkonulurken, yerli erkeklerin tamamı kırıp geçirilmiş. İstilacılar başka bir dil konuşuyormuş. Görünüşe göre, kadınlar kendi aralarında, ana dillerini nesilden nesile geçirmişler; ancak bu sadece kadın soyunda olmuş. Bugünse kadınlar erkeklerinkinden çok farklı bir dil, onların hiç anlamadığı bir dil konuşuyor. Bunun geçerli bir tarihi açıklaması var mı yoksa, sadece cinsiyetlere dayalı bir ayrım üzerine kurulu bir toplumsal yaşamın basit bir etkisi mi? Bu olguya dayanılarak başka örnekler vermek mümkün. Bir tarafta Mağrip’te klasik Arapça yalnız erkeklere açık (Kuran’nın okunmasıyla bile olsa), öte yandan kadınların çoğu sadece Arapça’nın lehçelerini konuşuyor. Djibuti’de aileler içinde babaların, annelerin ve çocukların dili arasında önemli bir ayrım kurulmuşa benziyor. Bir taraftan babalar Fransızca’yı anlıyor (sömürgeleştirme sebebiyle), öte yandan kavim içi birçok evlilik zaman zaman farklı lehçeler konuşan bir kadın ile erkeği bir araya getiriyor. Durum böyle olunca çocuk anne ve babasıyla aynı dili konuşmuyor (Couchard 1987) ! Göç etmiş aileler içinde ebeveyn ve çocuklar arasında da aynı durum söz konusu. Ne olursa olsun, dil kendi üslupları içerisinde toplumsal ve cinsiyetle ilgili ayrımları taşır. Bu Fransızca’ya nasıl çevrilebilir?
3o) Dillerin kullanımı ve çeviri
Bu üçlü uygulamada takip ettiğimiz hedefi daha şiirsel bir biçimde, “dil aşkını geri vermek” olarak tanımlayabiliriz. Bu, batılı tedavi uzmanları için olduğu gibi diğerleri için de, yani bir, iki veya birden fazla dile mensup göçmenler için de geçerli. Hatta belki de, analitik çevirinin tam anlamıyla sadece istisnai bir biçimde ortaya çıkma fırsatı bulduğu psikoterapide olası tek bir terapötik çare olması söz konusu. Bu durumda anlatımın ve bunda görülen değişimlerin büyük görevi ve hangileri olursa olsun hikayeler anlatmanın zevkini yeniden bulmak gerekebilir. Mesela bir aile romanı ve münferit bir mitoloji veya olası geleneksel temsilleri içeren daha kolektif bir mitoloji olabilir; amaç anlam, kelime ve tasavvurların çok anlamlılığıyla ilgili belli bir oyun başlatmak. Dil aşkının, kendine aşkın bir başka biçimi olduğu kabul edilirse, bu oyun “kelime oyunu”ndakinden farklı. Kişinin kendisiyle yeniden uzlaşması, ki psikoterapinin amacı da bu, her durumda buradan geçmelidir. Ama hemen, yabancı hastalar için, dille olan bu ilişkinin sancılı olabileceği ve çatışmaları güçlendirebileceği düşünülür.
Psikoterapide dil kullanımının etkileri:
1 nolu klinik vaka: M.B. Türk hasta, yaş 40. İşe çok uzun bir süredir verilen ara sırasında, genel doktordan kendisini, Yaşlılar Evinde adını duyduğu Türk doktora sevk etmesini ister. Dolayısıyla çok açık bir şekilde buraya “Türkçe konuşmak” için gitmektedir. Görünüşe bakılırsa bu görüşmeye bel bağlanmıştır, umut vermektedir, biraz mucizevi bir beklenti vardır. Bu görüşme özel psikiyatrlarla geçirilen süre gibi hastanede kalınan sürelerde, tedavi yaşanan uzun bir başarısızlıklar dizisinin ardından gelir.
Başta biraz tereddüt ediyoruz. Bu hasta kesin olarak Türkçe konuşmak için gelirken, ona iki dilli görüşmeleri dayatmalı mı? Bu tereddüt bizim hastanın hayaline katılmamız olarak yorumlanabilir; aynı, benzer olanla ya da hâlâ paylaşılan kökenle yeniden buluşmanın sihirli etkilerine. Yine de iki dilli uygulamaya devam etmeye karar veriyoruz. Ve bu uygulama sayesinde sorunların açık bir şekilde ortaya çıktığını göreceğiz.
Bununla birlikle, M.B.’nin biraz Fransızca’sı var ve ondan beklediğimizden daha rahat bir şekilde kendini ifade ediyor. Dahası Fransızca soruların ve konuşmaların çoğunu anlıyor ve sıklıkla çeviriyle geçişi beklemeksizin doğrudan (Fransızca veya Türkçe) cevaplıyor. Beklenildiği üzere, M.B.’nın umudu hayali beklentileriyle orantılı olarak, çok geçmeden kırılıyor. Klinik durum iyileşmiyor. Türkçe konuşma, Fransızca konuşmadan daha fazla gelişme göstermiyor. Hastalık ve şikayetleri bir defaya mahsus olmak üzere anlatılıyor ve açıkça görülüyor ki bu anlatım daha önce diğer doktorlara anlatılanın tam bir tekrarı. Bu anlatım, kendi geçmişi veya aile içi ilişkiler konusunda yersiz bulduğu soruları cevaplamayı öfkeyle reddeden hastanın hayatı ve geçmişinin hiçbir kısmını içermiyor.
Hastalık açık bir biçimde sınırlanmış; belli bir başlangıcı, belli bir ifadesi var (uykusuzluklar, ağrılar ve aşırı yorgunluk). Geri kalan her şey ekstra ve alakasız. “Benim çocuklarım ya da geçmişimden ziyade benim hastalığımla ilgilenin!” diyor bu adam bize. Zaten konuşmaya gerek yok, hastalık o kadar göz önünde ki. “Kör müsünüz siz?” diyor sanki bize. Kendi içine dönük bir tavır, nefes nefese soluk, gürültülü ve güçlükle yutkunuş, terler, acı çektiği inkar edilemez bir ifade halinde kıvrılmış bir alın... Hastalığı göstermekten sorumlu olan beden; sanki görüş, görüntü kaydı karşıdakinin, doktorun gözlerinde anlam bulabilirmiş gibi.
M.B.’nin hastalığının başından beri sürekli gözlerini indirmesi tesadüfi değil. “İnsanların gözlerinin içine bakamıyorum artık.” diyor bize. Ve bir buçuk yıllık tedavide hiçbir şey onun başını yeniden kaldıramayacak. “Bakım” çünkü belki hâlâ psikoterapi söz konusu değil. M.B.’nin sorularımıza kızması bulaşıcı. Değişik psiko-pato-psikiyatrik işlemlere başvurarak eyleme geçiyoruz; daha iyi dozlarda, daha iyi yürütülen bir ilaç tedavisinin etkilerini düşünerek hastayı hastaneye yatırıyoruz. Bir ay hastanede yatırmak ve depresyon önleyici ve sinir yatıştırıcı tedavi hiçbir iyileşme sağlamıyor. M.B. yine hipnozda ayak diriyor. Bir süre için, M.B.’yi teke tek Türk psikiyatr takip edecek. Bizim bu yeni eyleme geçişimizin gerekçelerini o sırada kısmen biliyoruz. Bu yöntem işe yaramıyor. Dr. K. bir “olumsuz aktarımın” etkilerini, hastanın, bizden öncekiler gibi bizim de başarısız olduğumuzun farkına vardığını hissediyor.
Tatil nedeniyle bir ara verdikten sonra görüşmelere yine iki dilde devam ediyoruz.
Sürpriz bir şekilde, bir konuşmanın ardından yapılan bu seferki görüşme sırasında M.B. bol bol konuşmaya başlıyor ve ilk defa, uzaktan, aşk tarikatı gibi bir şeyden bahsediyor. Konu olası geleneksel tedavilerle, hocalarla (geleneksel iyileştiriciler) görüşmeyle ilgiliydi. Geçmişte, M.B. bizi kaba bir şekilde başından savmıştı, “bunların hiçbirine inanmıyorum!” diyerek. O anda, içinde M.B.’nin evlenmesinin ardından bir rol oynamış olması muhtemel aşık ve kıskanç bir komşunun yer aldığı yepyeni bir senaryo ortaya çıkıyor. M.B.’nin sorulara takır takır cevaplar verdiği bu çekişmeli ve verimli alışveriş, bu görüşme hemen hemen sadece Fransızca gerçekleşiyor. Bir sonraki seansta, biraz daha yatışmış ve öyküsüne devam ediyor. Aslında bu, Türkiye’nin hocalarının onun bu kadının kurbanı olduğunu düşünmediğini bildirmek için. Yine de hocalar ona tedavi edici muskalar vermiş. Bize biraz daha iyi uyuduğunu söylüyor. Bizden görüşmeleri seyrekleştirmemizi istiyor ve onu bir daha ancak 15 gün sonra görüyoruz.
Sonra yeniden sessizlik veya daha ziyade acısının görüntüsünün her yanı sarışı. Hayal kırıklığına uğruyoruz ve kızıyoruz, hiçbir soru konuşmayı başlatmıyor. Hiçbir şey işe yaramıyor.
Bu sefer Dr. K. hastaya Fransızca hitap ediyor (kim bilir neden?). Bu görüşmelerin çerçevesini yeniden tanımlanması ve onun bize bizden ne beklediğini söylemesi gerek. Konuşmazsa ona yardım edemeyiz. “Her şeyi anlattım, her şeyi açıkladım!” Oldukça Freud’a özgü bir biçimde ona kafasından neler geçtiğini söylemesi gerektiğini, aklın hiçbir zaman boş olmadığını tekrarlıyoruz. Hasta o zaman sinirle patlıyor, ayağa kalkıyor ve bağırıyor, “Doktorlardan gına geldi !” Ve Türkçe devam ediyor; “Sizin Fransızca konuşmanıza tahammül edemiyorum, buraya Türkçe konuşmaya geldim ben!”
Psikoterapideki bu farklı hareketleri nasıl yorumlamalı?
M.B bizden ne bekliyor? Bir ayna etkisinden, bizim bakışımızdan başka hiçbir şey gösterdiği acıyı yansıtamaz ve doğrulayamaz. Ana dile dönme isteği de burada aslında konuşma alanının, gözlem alanının yararına bir kenara bırakılmasına denk. Daha ziyade tek taraflı olarak, çünkü indirilen gözler, tedavi uzmanının tavrı ya da yüz ifadesinden gelecek her etkiyi engeller. Tecrit, kendini beğenmiş bir biçimde içine kapanma tamamlanır ve yapmacık bir biçimde savunulur.
Bu vaka bize ana dil kullanımının tüm belirsizliğini gösteriyor. Hasta Türkçe konuşmak için geliyor, ama kalıplaşmış dertli konuşmadan kurtulmayı başardığı dil Fransızca. Özellikle dil “kardeşi”nin (bu imajın burada ne kadar etkili olduğunu daha sonra göreceğiz) ona hitap etmek için dil değiştirmesine tahammül edemiyor. Sanki onun dil birliği hayalinden ya da ana diline bağlılığından koparmak için gerçekten bir zorlama varmış gibi. Hayal, çünkü onun isteği daha çok Fransızca konuşmak gibi görünüyor... Bu durumda birbiriyle çelişen ikili bir olay var; inadına ana dile sığınma ve dilden değil ama, dilin onun için temsil ettiği şeylerden ve kendisinin çevirmene yansıttıklarından kurtulma arzusu.
Üçlü uygulama, gerçekleşen aktarım oyunu ile bu iki olayın ikiye bölünmesine olanak verir ve söz konusu durumun, hem kişinin kendi dili ile yeniden uzlaşması, hem de bunun yanı sıra kendisini bu annenin dili, yabancılaştırıcı ilk bağların dilinden koparmak olduğu görülür.
2 nolu klinik vaka: M.S. Strazburg’da ailesi ve çocuklarıyla yaşayan Cezayirli bir hasta söz konusu olan. Bize bir doktorun aşırı hastalık hastalığı olarak nitelendirdiği bir durum için geliyor. O ana kadar tıbben uzun ve ağır bir dönemden geçmiş. Durumu özetlersek; M.S. nöroşirurjide, belde siyatik ağrılar nedeniyle ameliyat geçirmiş. Ancak bu müdahaleden bu yana durumu iyileşmemiş. Ve o zamandan beride onu yatıştıracak bir tedavi arayışıyla o doktor benim bu doktor senin dolanıyor. Maddi açıdan bir istek yok, ancak sürekli yinelediği ve güç bir talep var ki o da ek muayeneler (radyoskopiler vb.). Ayrıca astazi-abaziye yakın bir şekilde felçli gibi yürümesine neden olan ağrılardan çok çekiyor. Konuşmasının gelişimi hızlı ve şaşırtıcı. İlk önce konsültasyonlar ve hastanede kaldığı sürelerde kullanılan teknik ve tıbbi bir dille (“radyoskopiler, tarayıcılar, omur, diskler, fıtıklar...vb.) bedensel şikayetleri üzerinde duruyor. Ama ilk görüşmelerden itibaren, hastayla birlikte, hem değinilen sıkıntı türlerini hem de bundan çıkarılabilecek nedensel varsayımları genişleten diğer yönlerden bahsediyoruz. O erkek kardeşleriyle yaşadığı eski çatışmalardan bahsederek hemen bize yardım etmişti. Sonra bize cerrahi müdahaleden önceki bir olayı, evden çıkarken merdivenlerden düşüşünü ve bunun takip eden günlerde “aklını yitirmesine” neden olduğunu anlatıyor. O derece ki, o sırada çok daralmış bir biçimde, bunun bir büyüden kaynaklandığını düşünüyor. Bir sene sonra, başına onu şaşkına çeviren olağanüstü bir olay geliyor. Cezayir’de termal kürdeyken, cinsel bölgesinde şiddetli ağrılar başlıyor. O an hayalarının yarıldığını ve sarı ve yakıcı bir sıvının sızdığını fark ediyor. Hemen o bölgedeki ağrılarla birlikte aylardan beri çektiği bel ağrılarının de dindiğini hissediyor. O anda bel ağrılarının nedeniyle ilgili cerrahi müdahale mi, yoksa cinsel perhiz mi diye şüphe duyduğunu itiraf ediyor. Gerçekten de birkaç yıldan beri cinsel etkinliği azalmış.
Bu tür bir şeyden her bahsedildiğinde, hemen yeni ek muayene ve radyoskopiler isteyerek karşılık veriyor. Paralel ve tamamen parçalara bölünmüş iki konuşma oluyor. Tarafımızdan geleneksel açıklamalar yapıldığının ima edilmesi, bizde şaşkınlık, kuşku, kızgınlık, inanmama ve aynı zaman da aşırı merak karışımı bir etki yapıyor. En iyi düzenlenmiş gibi görünen işaretler alt üst oluyor ve tıp ile tolbaların dünyası arasındaki hayali kopukluk sarsılıyor (bu durumda kişisel konuşmanın, geçmişin, ailenin...vb . ortaya çıkışını tek başına sağlayabilecek olanın büyü dünyasına başvurmak olduğu görülür.).
Biraz daha sonraki bir başka seansın hikayesi bizim konuşmanın açılmasına izin veren düzeneklerden birine yaklaşmamıza olanak veriyor. Daha sakin, ona önerdiğimiz süslü olmayan bir yola gerçekten ilgili, duymak istediği tıbbi konuşmadan kopuk bir biçimde, hasta çeviri işine ve bir dilden diğer dile geçişlerin etkilerine oldukça ilgili görünüyor. Böylece, bedensel veya psişik nedenlere karşı çıktığı bir sırada, Arapça bir terim olan nafsia kelimesini kullanıyor. Konuşmalarını çeviren sözlü çevirmenin “psişik” terimini kullandığını duyunca, soruyor, “Fransızca’da nafsia ne demek?” (psişik olarak çevrilen kelime burada “nafsia” idi). Hasta terimin cinsel içeriğini kavrıyor ve bu da onu başka bir çeviriyi sormaya yönlendiriyor ve romatizmanın, daha çok üşütme anlamına gelen Arapça terim “brouda” olarak çevrildiğini keşfediyor ve açık olarak cinsel etkinliklere karşı soğukluk imasında bulunuyor. Çeviri etkinliğiyle, hastanın iki dil bilmesi ve bu dil oyununa kendisi verdiği oranda, nasıl yeni bağlantıların, yeni dil köprülerinin, yeni anlamların oluştuğu görülüyor. Bu kelimeler yoluyla, eskiden birbirinden ayrı olan anlam evrenleri iletişime dahil oluyor ve yeni olasılıklara açılıyor. Bir tarafta, terimlerinin sadece çok zayıf bir anlatım gücüne sahip, yani sadece tek anlamlı olduğu Fransızca kelime dağarcığına dayanan tıp ve teknoloji evreni; öte tarafta, çok daha fazla şey ifade eden, anlam ve örneğin cinsel yaşama yaptığı çağrışım bakımından zengin Arapça kelimelere dayalı, daha kişisel, daha psikolojik denilebilecek bir evren.
Öyleyse burada psikoterapik etki, çevrilmesi mümkün olan dilin kullanımından, yani bir başka deyişle çeviri isteğinin ve bundan doğan memnuniyetin ortaya çıkışından geliyor. Bu memnuniyet bir özgürlüğe kavuşmadan; sözcüklerin tek anlamlığına inanmanın terkinden geliyor, bu aynı zamanda bir üzüntü de. Tıp dilinin teknik kelimelerinin boyunduruğu gevşiyor ve şüphesiz saldırgan ve talepkâr tavırların iki dilli psikoterapi uygulamasında bu kadar kolay bir biçimde silinmesinin sebebi de bu. Son olarak, nasıl tıbbi açıklamalara başvurulursa, teknik Fransızca’nın da nevroz yararına direnme olarak nasıl kullanıldığını belirtmek gerek. Bu hasta zaten ülkesindeki kendisine daha kişisel sorular yöneltmesi muhtemel tolba ve hatta doktorlardan sakınıyordu (“hayalarıyla ilgili olay” esnasında, Cezayir’de doktora görünmemiş, cinsel bir enfeksiyona işaret edecek olan doktora daha iyi verip veriştirmek için Fransa’ya dönüşünü beklemişti.).
KAYNAKÇA
CERTEAU (de) M (1985) L’actif et le passif des appartenances, Esprit, Juin 1985, pp155-171. CHABANE M (1989) Problèmes d’entretien clinique face aux consultants du Maghreb, Psychanalystes, n°31, 7-31. COUCHARD F (1987) La parole des mères. Parole structurante pour les filles dans la culture musulmane, Perspectives Psychiatriques, n°8(3)198-206. HAGEGE C (1987) La traduction, le linguiste et la rencontre des cultures, Diogène, n°137 (jan-mars 87), 24-34. ONDONGO J (1987) De la clinique ethnopsychiatrique aux problèmes médico-sociaux des migrants. L’usage, la fonction et le statut de l’interprète culturel, Migrations Santé n°52, pp11-17. YAHYAOUI A (1987) Réflexions à propos du cadre interculturel, Migrations Santé, n°53, pp. 20-21.
- Popülerlik
- 3508 x
- Anahtar sözcük :
